CigdemAnad-BengiSemerci

Röportaj: Bengi Semerci

ONEPIC Haber Uncategorized 9

Çiğdem Anad: Bizim Hikayemiz den sevgiler selamlar. Bizim hikayemizde kadınların hikayesini anlatıyoruz. Kadınlar her alanda erkeklerden farksız mücadele ederken, bir de erkeklerin şiddetine karşı mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Bu hayatı kadın erkek eşit koşullarda nasıl yaşayacağız! Soruyoruz. Bugün Profesör Dr. Bengi Semerci’ye soracağız. Bugünlerde yoğun olmalısınız. Şiddet olaylarının çok arttığı bugünlerde mesleğiniz gereği de herhalde şiddet vakaları ile daha çok karşılaşıyorsunuz. Önce bir psikiyatrist olarak erkeklerin kadınlara yönelik şiddeti nereden kaynaklanıyor açıklayabilir misiniz?

Bengi Semerci: Aslında tüm toplumdaki şidddetin olduğu gibi toplumdaki değişimlerden kaynaklanmak ile birlikte temel olarak erkeğin kadına şiddetini toplumsal cinsiyet temellerini oturtmak gerekiyor.Toplumsal cinsiyetin nasıl algılandığına oturtmak gerekiyor, kısa tanımı o şekilde. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanıyor. Asıl altta yatan neden o. Belki onu biraz açabiliriz birlikte; nedir niçin böyle bir sonuç yaratıyor diye. Biliyorsunuz, biz dünyaya geldiğimiz zaman erkeklere otoriter olma,koruma, kadını koruma,güçlü olma gibi bir takım kimlikler veriliyor. Dolayısıyla da bu kimliklere baktığımız zaman zaten şiddetin nerden doğduğunu da anlamamız mümkün.

Çiğdem Anad: Peki, erkeğin kadına sahip olması, kadını koruması kollaması, özellikle bundan kaynaklanıyor, bu verilen rolden kaynaklanıyor. Bunu aşmak nasıl mümkün olacak diye daha sonra sormak isterim. Önce bir şiddet çeşitlerine bakmak da belki yarar var. Çünkü dayak, kötü muamele şiddet olarak algılanıyor ama bunun dışındaki şiddet formları çok da şiddet gibi algılanmıyor ya da hafife alınıyor, nedir, bu şiddet dediğimiz zaman içine neler giriyor bu şiddetin?

Bengi Semerci: Tabii şiddetin en tepe noktasında fiziksel şiddet var ve genellikle de şiddet dediğimizde onu algılıyoruz. Çünkü şikayet edilebilen, somut ve birisine gösterilebilen şiddet o. Ama baktığımız zaman,kadınların uğradığı şiddete baktığımız zaman, ekonomik şiddet çok sık görülen bir şey. Yani kadının ekonomik koşullarını yönlendirme, hangi işte çalışıp hangi işte çalışamayacağını , biliyorsunuz, Türkiye’de yasalar çok yeni,çok eski bir tarihi yok. İşte; eşinizin izin vermesi gerekiyordu çalışmanız için, o kaldırıldı. Çoğu kadının çalıştığı, kazandığı parayı eve getirmek zorunluluğu ve erkek tarafından ona el konması, ne kadarını nereye harcayabileceğine yine erkeğin karar vermesi,ekonomik şiddet bu şekilde ortaya çıkan bir şiddet.Psikolojik şiddetle yine şikayet edilmeyen ama çok sık olarak görülen, “daha kadınsın sen sus bakayımla başlayıp, yine aşağılama, zayıf görme, dalga geçme, onun gücünü kabullenmeme, sürekli olarak onunla ilgili olumsuz kelimeler kullanma, ona bir takım takma isimler takma ile giden bir psikolojik duygusal şiddet var. Bunlar maalesef pek fazla gündeme gelmiyorlar ve şikayet edilmiyorlar, çünkü şikayet edildiği zaman,fiziksel şiddet bile şikayet edildiği zaman çok somut veriler olmasına rağmen çoğunlukla kaale alınmıyor. Bunlar şikayet edildiği zaman hiç gündeme gelmeyeceği düşünüldüğü için kadınların da bunları şikayet etmek çok fazla aklına gelmiyor.

Çiğdem Anad: Psikolojik şiddete karşı, kadınlar şikayet etse bile genellikle sabır telkin ediliyor , dayanması telkin ediliyor kadınlara. Sanki bunları yapmak zorunda hissediyor kadın. Ama psikolojik şiddetin zannediyorum çok hırpalayıcı zedeleyici sonuçları oluyor, olmuyor mu?

Bengi Semerci: Tabii, o yüzden kadınlar da, şiddet sonrası kadınlarda özellikle bu evin içinde konumlandırılma ve o konuma uygun olarak yapılan o duygusal şiddet, psikolojik şiddet nedeniyle kadınlarda depresyon, anksiyete gibi bozukluklar çok daha fazla görülüyor.Bu kadar sık ki, kadın sadece bir süre sonra eşinden ya da evde birlikte olduğu kişiden değil kendi çocuklarından ya da çevresindeki diğer erkeklerden de aynı duygusal şiddeti görüyor. Çünkü evdeki erkek çocuklarının yanında “sen bir hiçsin” “sen hiçbir şey yapamazsın, beceriksizsin aptalsın” gibi kelimeler kullandığı için dolayısıyla çocuklar da anneyi, kadını o gözle görmeye başlıyorlar . Şiddet zaten öyle bir şey aynen genetik özelliklerimiz , diğer genetik özelliklerimiz gibi nesilden nesile aktarılabilen bir şey ve maalesef asırlar boyudur nesiller birbirine aktararak gidiyorlar bunları.

Tabii bu kadınların çoğu belki psikiyatriste gidemiyor. Gerçekten neden depresyona girdiğini, neden anksiyete yaşadığını bilemiyor ve bunun altında eziliyor, takılıyor, kalıyor ve mutsuz bir hayat sürdürüyor.

Geçirdiği psikolojik şiddet, duygusal aşağılanma nedeniyle oluşan sorunlar da yine kadına bir ters bir aşağılama olarak geri dönüyor. “Yani sen hastasın, zaten hiçbir şey anlamazsın”. “Bir de üstüne üstlük hastasın” gibi o da bir çeşit psikolojik şiddete, yani bırakın tedavi olmayı, hasta olduğu için damgalanıp, hastalığından dolayı da ayrı bir şiddete uğramak söz konusu böyle durumlarda genellikle.

Çiğdem Anad: Bir de şöyle bir iddia var. Şiddet gören kadınların bir bölümde “Stockholm Sendromu oluşuyor.” Yani şiddet gören kadınların bir kısmı celladına aşık olan kadınlara dönüşüyor. Bu iddia doğru mu?

Bengi Semerci: Şimdi bu iddia aslında son derece cinsiyetçi,yani şu an tartıştığımız şeyi çok pekiştirmeye yönelik bir İddia. İşin acı taraflarından bir tanesi; Kadın ya da erkek ayırt etmeden, çok uzman olan ya da çok kadın haklarını savunduğunu söyleyen kişiler bile böyle bir dönüp de bazen konuştukları şeyleri dinleseler, aslında ne kadar cinsiyetçi, ne kadar o toplumsal cinsiyet eşitsizliğini destekleyen konuşmalar yaptığını, çünkü bu dilde başlıyor; basit basit gördüğümüz kelimeler, basit gördüğümüz tanımlar, şakalar, fıkralar ,espriler şiddet olarak geri dönüyor ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini arttırır bir hale geliyor. Biliyorsunuz; stockholm sendromu bambaşka bir nedenle ortaya çıkmış, farklı bir dünyada belli bir olayın üstüne gelişmiş bir terim. Burada söz konusu olan kadınların daha çok öğrenilmiş çaresizliği, daha doğduğu andan itibaren ona biçilen rol bu. Kız çocuğu zaten hayatı boyunca öyle yetiştiriliyor, “boyun eğmen gerekir, kocandır, seni seviyor, bütün bunları yapması gerekir”. “Sen, evine” işte biliyorsunuz biraz daha eğitimsiz kesimde, hatta eğitimli kesimlerde bile işte “evinden gelinlikle çıkıyorsun, ya ölün gelir ya da devam edersin” ,zaten kadına öğretilmiş olan bütün yetişmesi boyunca bir çaresizlik var. Yani bu bir Stockholm sendromından çok yani kimse kimseye aşık falan olmuyor. Bu tamamen başka bir çaresi olmadığı düşüncesiyle kendini bir şekil orada tutma yoksa kimse celladına aşık olmaz ,öyle bir şey yok.

Çiğdem Anad: Kadınları öldüren erkeklerin bir kısmı da aşık oldukları için sevdikleri için öldürdüklerini söylüyorlar. Sevgiden ve aşktan ne anlıyor bu erkekler?

Bengi Semerci: Şimdi tabii, sevgi kavramı, aşk kavramı birçok tanımlamaları var, bir çok beyindeki değişimlerle ilgisi var, ama bir de sağlıksız sevgiler dediğimiz, hastalıklı sevgiler var. Onlar genellikle, aslında sevgi, aşk dedikleri şey, o bizim sağlıksız, hastalıklı sevgi dediğimiz şey. Kendi beklentisinin dışında bir şey olduğu zaman, yani “çok seviyordum, ben seviyorsam onun da beni sevmesi gerekiyor.” O beklenti yerine getirilmediği zaman sağlıksız olan kişiler, değerlendirmeyi iyi yapamayan kişiler bütün bu duygularını bir öfkeye, bir şiddete çeviriyorlar. Yoksa sevgi öyle bir şey değil. İnsan sevdiği bir şeyi, bırakın bir insanı sevdiğiniz bir bardağın kırılmasına bile üzülürsünüz. Çünkü ona bir duygu yatırımında bulmuşsunuzdur. Orada onların aşk sevgi diye bahsettikleri tek şey kendilerinin istedikleri gibi gitmeyen bir yere gösterdikleri tepki. O seviyor, dolayısıyla karşı tarafın bunu reddetme, bunun aksi bir şey hissetme hakkı bile yok, o da onu aynı şekilde takip edecek. Dolayısıyla bu bir aşk, bir sevgi değil , öyle olsa zaten aşk ve sevgi kavramlarını kötü duygular arasında incelememiz gerekirdi ki öyle incelemiyoruz, hoş ve iyi duygular arasında inceliyoruz onları.

Çiğdem Anad: Bi yandan da şiddet gören kadınların bir kısmı kusuru kendilerinde görebiliyor. “Ben ne yaptım,ne yanlış yaptım, ne eksiğim var” gibi. Bu suçluluk duygusu nereden kaynaklanıyor?

Bengi Semerci: Aynı şeyden. Bu toplumsal cinsiyet dediğimiz şey, toplumun size verdiği şey öyle bir ,yetişirken genlerinize işleyen bir şey ki,bütün kimliğinizi oluşturuyor. Yani siz kadın olarak büyütülürken zaten size son derece net olarak öğretiliyor. Çocukluğumuzda bile buna aykırı davrandığınız zaman, bunun dışına çıktığınız zaman, çizgilerin dışına çıktığınız zaman sizi suçluyorlar ya da biliyorsunuz çok tipiktir “Niye erkek gibi davranıyorsun? Niye erkek oyunları oynuyorsun? Niye sen erkek çocuk musun da böyle yapıyorsun?” gibi. Toplumsal cinsiyet sadece kadınları kısıtlayan bir şey değil aslında erkeklere de verdiği bir rol var ve işte güçlü olacak, egemen olacak, ağlamayacak, her zaman acıya karşı direnecek. Bu da haksızlık. Çünkü bu rolün dışına çıkan erkek de hemen aşağılanıyor, kadın gibi olmakla, zayıf olmakla suçlanıyor. Dolayısıyla kız çocuğu böyle yetiştirildiği için, bu şekilde büyütüldüğü ve bu öğretilerle bir ilişkiye girdiği için, “yuvayı dişi kuş yapar, sen istersen kocanı çok güzel idare edersin, sen düzgün davranırsan her şey çok düzelir” dolayısıyla da karşı tarafın yaptığı olumsuzlukta kişi bu öğrenilmiş şeyler nedeniyle kendini suçlamaya başlıyor. Çok tipik örnekler, mesela daha yakın bir zamanda eşinden şiddet gören bir kişi anlatıyor; “adam neden şiddet gösterdi? işte perde aralık kalmış, o yüzden kızdı ama tabii o bana daha önce perdeyi kapalı tutmamı söylemişti ama ben perdeyi kapatmadığım için bana şiddet gösterdi.” Hem bu öğretiler, dolayısıyla sen bunları yerine getirmekle yükümlüsün, hem de yine bir çeşit savunma mekanizması olarak yani “ben bir şeyleri yanlış yapmamam lazım, yanlış yaptığım için bunları oluyor”. Bir de umuttur bu, demek ki bir şeyleri doğru yaparsam,bir şeyleri daha iyi yaparsam bu şiddet bitecek umudu o suçluluk duygusunun temelinde yatan nedenler.

Bu da önce evin içinde o kız çocuğunun nasıl büyüdüğü, babasının ona nasıl davrandığı, biraz daha öncesine gidersek bununla da bağlantılı mutlaka.

Onun ötesinde erkek çocuğunun nasıl büyütüldüğü ile de, erkek çocuğunun babasının annesine nasıl davrandığı ile de. Çünkü erkek çocuğunun da, kız çocuğunun da kafasındaki kadın ve erkek imajları oradaki davranışla belirleniyor. Yani babasının annesini konumlandırdığı yer büyüyen erkek çocuğunun da kadını konumlandırdığı yer. Kadına karşı nasıl davranılması gerektiğini konumlandırdığı yer ve tabii ki nasıl erkek olunduğunu öğrendiği yer aynı zamanda. Dolayısıyla da evinin içinde bunu gören, kendisine de devamlı bu öğretiler söylenen kız çocuğu da kadının böyle olması gerektiğini, bu şekilde davranması gerektiğini, doğrunun bu olduğunu, normalin bu olduğunu düşünerek, öğrenerek büyüyor.Orada da zaten en ufak bir farklılık gördüğünde yani bir yerden okursa, birisi onu uyarırsa, birisi bir şey söylerse ve farklı davranırsa da zaten şiddet görerek bu bastırılıyor. “Bunu yapamazsın. Senin böyle bir hakkın yok. Sen bunu söyleyemezsin” şeklinde hemen bastırılıyor zaten.

Çiğdem Anad: Kadınlar genellikle kadınlar boşanmaktan çok korkuyorlar, erkekler de aslında düzenlerini bozmak istemiyorlar, pek boşanmaya yanaşmıyorlar ama kadınların korkusu daha fazla. Ekonomik zorlukları veya aile baskısını bir kenara koyacak olursak, ekonomik zorluğu olmayan kadınların veya aile baskısı olmayan kadınlar boşanmaktan bu kadar korkmasının nedeni nereden kaynaklanıyor?

Bengi Semerci: Sadece ekonomik baskı ya da aile baskısı değil, bir de toplum baskısı dediğimiz bir şey var. Bizim toplumumuzda,birçok toplumda,birçok Avrupa toplumunda da boşanmış olmak ama gittikçe değişiyor ama yine de boşanmış kadın olmak bir tür damgalama. Özellikle de kadın boşanmayı istemişse, hele de çocuk varsa ortada, bir de kadının üstelik anneliği de sorgulanıyor. Yani eğer boşanmışsanız hem kadınlığınız sorgulanıyor sizin , hem de anneliğiniz sorgulanmaya başlıyor. Dolayısıyla da kendinizi toplumun bir baskısı altında görüyorsunuz ve kadın olarak size getirilmiş zaten bir sürü kısıtlamalar varken, bir de boşanmış kadın olarak getirilen artı sıkıntılar oluyor. O yüzden de kadınların çoğu boşandıkları zaman başka ilişkilerde bozuluyor çünkü o zaman anne kimlikleri öne çıkartılıyor ve “sen annesin, çocukların senin sorumluluğunda” dolayısıyla da bu sefer bütün yatırımını anne kimliğine yapıyor. Anne kimliğine yaptığı için kadın kimliğini unutuyor. Bu sefer de o çocuklarla olan ilişkisinde de yani bir sonraki kuşağa da bu farklı bir şekilde işte bağımlı çocuklar yetiştirme, anne çocuk ilişkisindeki bozukluklar, dolayısıyla o çocuğun bir sonraki ilişkisine yansıyan sorunlar olarak karşımıza çıkıyor.

Çiğdem Anad: Kadınların çoğu anne olmak ister diyebilir miyiz? Annelik bir içgüdü müdür ya da annelik bir kimlik midir ya da anne olmayınca kadınlar kendilerini eksik mi hissederler?

Bengi Semerci: Annelik bir içgüdü değil. Gayet güzel annnelik yapan babalar da var. Anneliği tırnak içinde söylüyorum; yani anneden beklenen davranışlar anlamında.

Çok da az olsa.

Çok becerikli olan adamlar var bu konuda. Ama annelik de kız çocuklarına doğdukları an verilen bir kimlik. Hepimiz hafızamızı bir şey yapalım. Hiçbir anne erkek çocuğunu “Ah benim oğlum büyüyecek de baba olacak” diye sevmez , “benim oğlum büyüyecek, mühendis olacak, doktor olacak” daha kariyer odaklı daha yüksek bir şeyler olduğunu düşündükleri bir şeyle sevilir. Halbuki kız çocukları doğduğu andan itibaren, “benim kızım büyüyecek, anne olacak” diye sevilmeye başlanır. Dolayısıyla o da bize verilen bir kimlik. Toplumun verdiği anneyi çok aşırı kutsallaştırma, şu anda birçok mesela bizim psikiyatrik hastalığın bile temelinde daha önceki yıllarda şu anda çok biyolojik olduğunu bildiğimiz hastalıkların ya da genetik geçişli bir olduğunu bildiğimiz hastalıklar da bile hep anneler suçlanmış. Annenin çocuğa davranışı nedeniyle oluyor diye hiç babalar o araya sokulmamış. Dolayısıyla annelik kadına verilen ve çok önemsenen bir kimlik. Kadın anne olamadığı zaman birçok yerde kadından bile sayılmıyor. Kadının mutlaka anne olması gerekiyor. Baba çocuklarını bırakıp gidince çok da eleştirilmiyor ama anne çocuklarını bırakıp gittiği zaman çok eleştiriliyor. Çünkü o anne ve kadın olmak birbirine karıştırılmış iki kimlik. Hatta belli bir yaştaki kadınların kadın kimliği çıkarılıp, anne kimliği konuluyor. Boşanmalarda mesela eğer anne çocuğun ekonomik durumu kötü olmasına rağmen çocuğun bakımını daha iyi sağlayacak taraf baba olmasına rağmen yine bu toplumsal baskı nedeniyle bütün anneler çocuklarının velayetlerini almak istiyorlar. Çünkü almadığı zaman ” a velayeti babasına bırakmış, bak sen ne biçim annesin” suçlaması ile karşılaşıyorlar.Dolayısıyla her kadın anne olmak zorunda değil, anne olmak kadına artı kadınlık da getirmiyor. Tamamen üreme organları ile ilişkili bir olay bu ve annelik çok da güzel öğrenilebilen bir durum.

Çiğdem Anad: Anne olmak bizim toplumumuzda çok zor. Anne olmak mı daha zor, anne olmamak mı daha zor ?

Bengi Semerci: Anne olmamak daha zor. Çünkü anne olmayan kadın aşağılanıyor, daha doğrusu anne olamayan. Biliyorsunuz; birçok nedenlerle insanların üreme yeteneği olmayabilir. Erkekler için de geçerli, kadınlar için de geçerli, birçok hastalıktan olabilir, doğuştan gelen sorunlar olabilir ama erkekler çocuğu olmuyor diye o kadar suçlanmazlar ama kadınların eğer çocuğu olmuyorsa, o zaman suçlanma ya başlarlar. Hatta bu eşlerin ayrılmaları için bir gerekçedir. Dolayısıyla annelik kadının varlık nedeni ve kadın için iyi bir şey söylenmek istendiği zaman da son zamanlarda çok artan bir şekilde kadın kelimesinin yerine neredeyse anne kelimesi kullanılmaya başladı ki, bu çok rahatsız edici bir şey. Ayrıca da anne olmayanları da çok, psikolojik olarak üzüyor, bir istismar, bir aşağılama, bir farklı bir tutum ortaya çıkarıyor.

Çiğdem Anad: Bunun yanında biyolojik olarak bir engeli olmayan ama tercihen anne olmayan kadınlar da yine aynı baskıyı üzerlerinde hissediyorlar mı? Toplumsal baskıyı?

Bengi Semerci: Toplumsal baskıyı tabii hissediyorlar. Yani Bu sizin biraz da bulunduğumuz konumdaki gücünüz ile ilgili bir şey. Siz onu çok umursamayabilirsiniz. İkisi arasında biraz fark var; biri sizin tercihiniz. Siz zaten o tercihi ortaya koyabilecek bir iradeye ve bir en azından bir toplumsal güce sahipsiniz demek ama diğeri kendi istese bile olamadığı ya da toplumun bakışıyla beceremediği aslında olması gereken ama yapamadığı bir şey. Zaten ben anne olmak istemiyorum ve çocuk sahibi olmayacağım demek her kadının hakkı. Bunu söyleyebilen, toplumsal koşullarda bunu söyleyebilen kadın da bunun arkasında rahat durabilecek güce sahip demektir. Buna rağmen ama çok fazla toplumsal baskı nedeniyle, buna rağmen yıpranabilenler de oluyor.

Çiğdem Anad:Bir de yalnızlık korkusu var. Bu yalnızlık korkusu kadınlarda daha çok görülüyor diyebilir miyiz? Yalnız kalmamak için evlenmek, yalnız kalmamak için bir evliliği sürdürmek, yalnız kalmamak için dayanmak katlanmak, bu korku nasıl işlemiş içlerine?

Bengi Semerci: Şimdi genel olarak; toplumumuzda yalnız olmak biraz zayıflık, güçsüzlük, acizlik gibi algılanır. Batı toplumlarına doğru gittikçe yalnız yaşayabilmek daha güç olarak algılanıyor. Kendi başına bir şey yapabilmek, halledebilmek bir güç olarak algılanıyor. O söylemden bile anlaşılır; “bizde ah zavallı, yalnız” denilir kadın olsun,erkek olsun. Yalnızlık üzücü bir şeymiş gibi algılanır ki değil aslında. İnsan yalnız olmayı tercih edebilir. Herkesin böyle bir tercihi var ama kadınların evlenmek zorunda hissetmelerinin, öyle yetiştirilmeleriyle yani daha küçücük kız çocuklarına biz oturuyoruz, gelinlik giydiriyoruz. ” Her genç kızın rüyası gelin olmak” diyoruz. Herkes evlenmek ister,herkes gelin olmak ister, hep böyle büyütülüyor kız çocukları. Dolayısıyla da hiç evlenememiş olmak bir de üstelik yine toplum tarafından biraz aşağılanan, takılınan, dalga geçilen bir durum. Çünkü “ben evlenmeyi tercih etmedim”, lafını toplum tam tersten okuyor. Kimse seninle evlenmeyi tercih etmedi diye okuyor. Dolayısıyla bütün bunlar bir yalnızlık korkusunu arttıran şeyler özellikle de kadınlar açısından. Yine kadının toplum içindeki yaşama şartları açısından da baktığımız zaman, yani kısıtlamalar açısından da baktığımız zaman, yalnız olma korkusu son derece normal. Birçok şeyi erkeklerin yapabileceği düşünüldüğü için, sizin adınıza bir erkeğin yapması gerektiği düşünüldüğü için, bir yere giderken bile yanınızda bir erkek olması gerekliliği size empoze edildiği için, öyle beklenildiği için bu korku kadınlar da doğal olarak daha fazla oluyor. Yoksa, tabi ki kadın olsun, erkek olsun, yanında hayatını geçireceği, onunla iyi koşullarda dostluk yapacağı, sohbet edeceği bir başka birinin olması son derece keyifli bir şey, herkesin isteyebileceği bir şey.

Erkeklerin yapacağı işler vardır. Bunları tek başına kadınlar beceremezler lafından da yola çıkarak, kadınlar biraz da maço erkekleri sever genellemesi var. Kadınlar gerçekten maço erkekleri severler mi?

Tamamen bir şehir efsanesi. Maçodan kastedilen, aslında maço diye tiplenen şey ; daha erkeksi hani ilk başta saydığımız toplumun erkekten beklediği ve o sınırın dışına da çıktığı zaman kadınsı olmakla suçladığı erkek. Yoksa hiç kimse kendisine saygısızlık yapan, kendisine duygusal şiddet uygulayan, aşağılayan, fiziksel şiddet uygulayan, döven bir erkek, bir partner, bir eş istemez. İster kadın, ister erkek olun bu kimsenin isteyebileceği bir şey değil. Bu da yine kadınlara empoze edilmiş, işte böyle erkekleri kabullenmeleri için küçüklükten beri maalesef çok eğitimli genç kızların bile öğrenerek tekrarladıkları bir toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yansıtan bir kelime ,son derece kadını aşağılayıcı bir cümle.

Çiğdem Anad: Cümlelere biraz ek yaparsak; “kadın erkek eşit değildir. Eşit olmaları da mümkün değildir. Dolayısıyla erkek döver de, kıskanır da, azarlar da, aldatır da, aldatır çünkü zaten erkek çok eşlidir. Kadın tek eşlidir. Erkektir zaten kadına sahip çıkmak zorundadır. Onun için kadını kısıtlar, kontrol eder, denetler. Erkekle kadının eşit olması mümkün değildir. Erkek koruyucudur, saldırgandır” gibi öğretiler kadınların erkeklerden gördükleri şiddeti kabul etmelerinde etkili oluyor. Biraz önce sizin de belirttiğiniz gibi daha çocuk yaştan itibaren bu öğretilerle büyüyor, diyorsunuz. Dolayısıyla şiddet gören kadınlara bu öğretilerin yanlış olduğunu anlatmak gerekiyor ama nasıl anlatılacak, nasıl mümkün olacak?

Bengi Semerci: Şimdi birincisi; toplumsal olarak verilen, saydığınız şeylerle verilen toplumsal cinsiyet denilen şeyi anlatıyoruz bütün bu saydığınız kelimelerle. Toplumsal cinsiyet hakkındaki düşünceleri değiştirmek için çok uzun bir değişiklik süreci gerekiyor. Bunu tekrar tekrar anlatmak gerekiyor. Kadınlara da , erkeklere de. Tabii ki egemen gücün, bundan yararı olan bireylerin, bu durumdan hoşnut olan bireylerin, bütün o yasaları yapma, toplumu biçimlendirme gücü olan kişilerin bu değişik işine gelmiyor. Değişiklik işine gelmediği için de bu mücadele oldukça zorlayan bir mücadele. Tek tek en ufak ayrıntısından başlayarak devam eden bir mücadele ve bunu hep birlikte sürdürmek zorundayız. Bunun da başka bir şekli yok. Bunu sürdürebilmek için de bu şu saydımız işte erkeğe atfedilen şeyle, kadına atfedilen şeylerle. Kadın, erkek fiziksel olarak eşit değildir tabii. Aslında “erkekler kadınlara neden şiddet uyguluyor” un en basit cevabı; güçleri yetiyor, ondan uyguluyorlar. Kimse fiziksel olarak bir erkekle eşit olduğunu iddia etmiyor. Zaten olmak da istemiyor. Kadınların öyle bir isteği de yok. Hiç bir kadının ben erkek gibi görünmek istediğini sanmıyorum fizyolojik anlamda. Ama diğerleri tamamen atıf, yapılacak işler, bunların hepsi okul kitaplarından başlayarak, ev içindeki tutumlardan başlayarak değiştirilmesi gereken şeyler. Halen benim çocuğuma okuttuğum kitapta “işte kadınlar evde yemek yaparlar, çocuk bakarlar, evi anne temizler “gibi daha ev içinde edilgen kadın rolleri veriliyor. “Baba dışarıda çalışır, baba doktor olur, mühendis olur, ağır işler yaparlar, evin koruyucusudur” gibi kimlikleri okuldan itibaren öğrettiğimiz sürece bu genetik olarak aktarılıp, gidecek. Dolayısıyla da öncelikle bütün bu öğretileri değiştirmemiz, dili değiştirmemiz gerekiyor.Biraz önce de söyledim,dil çok önemli, basit kullanılan şeyler o kadar önemli ki, toplumsal Cinsiyeti farklılaştırmak da çok etki ediyorlar. Hep örnek veriyorum. Herkes de veriyor bu örneği, basının dili çok önemli ve basın bu toplumsal cinsiyet eşitsizliğini vurgulayan başlıkları çok güzel atıyor. Araba kazası oluyor; erkek şoför araba kazası yaptığı başlığı asla yok ama hepsi kadın şoför araba kazası yaptı. Alt yazı, alt metin şöyle geçiyor; “zaten sen kadın başına neden araba kullanıyorsun?” Kadının zaten araba kullanması mucizevi bir şey, dolayısıyla da kaza yapmış gibi. Değişimi sağlayabilmek için bütün bu süreçlerin tek tek değiştirilmesi gerekiyor. Yavaş yavaş öğretilmesi gerekiyor. Medyanın dilinin değişmesi gerekiyor. Televizyonlarda dizilerde filmlerde kadının konumlandırılması çok önemli. Nasıl konumlandırıldığı. Bırakın, reklamda bile kadının nasıl konumlandırıldığı çok önemli. Çünkü bunlar bunu hep pekiştirici şeyler. Yine benim çok kızdığım şeylerden bir tanesi; reklamlarda sürekli olarak kadınlar ya cinsel obje olarak gösteriliyorlar, işte giyimleri kıyafetleri ile makyajları ile cinsel obje olarak bir şeyi satmaya ya da evde çok iyi temizlik yapan, her tarafı pırıl pırıl yapan, çok iyi yemek pişiren, çocuğun başını okşayan, eşini her koşulda gülümseyerek karşılayan kadın tiplemesi. Tam işte doğduğumuz andan beri bize verilen şey pekiştirile pekiştirile artıyor. Dolayısıyla, bütün bunların değişebilmesi için bir yandan yasaları yapan toplumsal değişimleri yapan ve bu işten çok nemalanan çünkü böyle bir toplumda erkek olmak çok iyi bir şey, hoş bir durum, hem onlarla mücadele etmek gerekiyor, hem de değişimi sağlamak için bütün bu alanlardaki dili değiştirmek, çocuklara daha İlkokuldan itibaren toplumsal cinsiyet nedir? Toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedir? Cinsel farklar nelerdir? Bunların hepsini anlatmak ve mücadeleye devam etmek gerekiyor bunları değiştirebilmek için.

Çiğdem Anad: Bu toplumsal yapıda hiç bir değişiklik olmuyor mu? Nesiller gidiyor,nesiller geliyor, gençler çok daha dünyaya açık olarak büyüyorlar, görüyorlar, izliyorlar duyuyorlar, o şekilde yetişiyorlar, farklı toplumsal yapıları da biliyorlar veya farkındalar. Buna rağmen yine de toplumsal yapıda hiçbir değişim olmuyor mu?

Bengi Semerci: Oluyor. Yani toplumsal yapıda değişim var ama o değişim hem çok az az oluyor, hem de o şansı elde edebilen kesim, o değişimi sağlayan kesim çok kısıtlı. Onlar da genellikle yine işte feminist, bunlar zaten işte erkek düşmanı gibi şeyler altında yine damgalanarak, yine bir çeşit şiddete uğradığı için de daha kısıtlı kalıyor. Mesela çok acı şeylerden bir tanesi; kız çocuklarına bakıyorsunuz ; üniversitelerin mezuniyet törenlerine gidin, hangi fakülte olursa olsun değişmiyor, ilk 10 başarı listesine bakın, kız çocukları orada çok daha fazla. Her türlü fakültede yani kız çocuklarının halen mühendislikte ne işi var, işte makine mühendisliğinde niye kadın okur gibi söylemler olmasına rağmen bu duvarları delip gidiyor kızlar ama bir bakıyorsunuz daha sonra iş yaşamında ya da akademik hayatta aynı oranda birdenbire terse dönüyor. Bir erkek egemen hale dönüyor. Orada halen ne kadar eğitim almış olursa olsun o toplumsal baskı geliyor.” Evlenmen lazım, 30 yaşına gelmeden evlenmen lazım, çocuk sahibi olman lazım”. “Bunları yapmış olmalısın, dolayısıyla da hem işi, hem kariyeri yürütemezsin. Bunlardan geri kalmaman lazım senin, erkeğin önceliği olması lazım, her zaman eşin kariyeri önde.” Bu söylemler çok okumuş yazmış anne babaların bile söylemlerinde değişmeden devam edebiliyor. Buna rağmen değişebilenler her zaman daha az ama az çoğalır, az peşpeşe gele gele artar. Dolayısıyla aman işte işte bir şey değişmiyor, çok küçük bir kesimde kalıyor dememek lazım. Bu mücadeleye mutlaka devam etmek lazım. Çünkü toplumun geleceği için çok önemli.

Çiğdem Anad: Tabii burada siyasetin de büyük rolü var. Ülkeyi kim yönetiyor, kimler yönetiyor, nasıl bir anlayışa sahipler. Mesela son 20 yılda Türkiye’de aynı iktidar var, otoriter bir iktidar var, daha muhafazakar bir iktidar var. Bu yapı altındaki kadınların değişimini dönüşümünü Ya da farklılaşmasını nasıl görüyorsunuz?

Bengi Semerci: Yine asıl ilk başta konuştuğumuz şeye, şiddete dönersek, bütün dünyada kadınlara çocuklara ve yaşlılara şiddet en fazla. Kendi ülkemizde de bu farklı değil. Hatta biz yaşlı şiddetini hiç konuşmuyoruz bile, fazla olmasına rağmen ortada bile görünmüyor, daha duygusal ve daha dışa vurulmayan bir şiddet olduğu için. Ama bunlar sadece kadına yönelik şiddet, çocuğa yönelik şiddet diye sınırlanamaz. Çünkü bu şiddet aynı zamanda toplumsal şiddeti de arttırır. Toplumsal şiddetin artması da kadına ve çocuğa olan şiddetin artmasına neden olur, yani bu bir kısır döngü,birbirini besleyen mekanizmalar. Dolayısıyla bu mekanizmalar, oluşturulan genel toplumsal havayla da etkilenen şeyler. Bir toplumda, bütün araştırmalar bunu gösteriyor,sadece bizim toplumumuz için değil; Eğer bir toplumda insanlar adalete güvenlerini kaybetmişlerse, aynı şeyi yaptığı halde farklı sonuçlara ulaşıldığını, bazı insanların farklı şeyler elde edebildiğini, bazılarının farklı şeylere ulaştığını görüyorlarsa, bu farklılaşma artmışsa, algı ve farkındalık da değişmeye başlıyor ve dolayısıyla da şiddet artıyor. Kadına şiddet bir toplumsal sorun ve bir halk sağlığı sorunu. Çünkü kadına olan şiddet toplumsal şiddeti de arttırıyor. Tabii ki adalete olan inancın sarsılması, politikalardaki değişiklikler,yasalar, bunların hepsi kadına olan şiddeti hem engelleme açısından çok önemli, hem de artışını anlatma açısından. Elimizdeki veriler biliyorsunuz; şu anda bile gündemde kadına şiddette çok koruyucu olan kanunları, çıkartılmış kanunları değil de sözleşmeleri tartışır haldeyiz. İstanbul sözleşmesi gibi bir koruyucu tedbirler getiren bir sözleşmeyi bambaşka yönlere çekerek, o ellerindeki işte kadını aile içinde sınırlama ve kadının yeri evidir, annedir, çocuk bakar, anne olmak kutsaldır, kadın da anne olmakla yetinmelidire çevirerek aileyi koruma adı altında kaldırılmaya çalışılıyor bu ülkede. Yine aynı şekilde çocuğa şiddetin en üst boyutu olan cinsel istismar,evlilik yaşlarının erkene çekilmesi,çocuk yaşta evliliklerin tekrar gündeme gelmesi, gayri yasal olmaktan çıkarılması gibi tartışmalarla gündeme geliyor. İşte genel politika bütün bunları etkiliyor. Halbuki bizim bu tür ,şiddet dediğim gibi çok ufak oluyor değişimler ve zaman alan, kültür değişimi zaman alan bir şeydir. Toplumsal cinsiyetle ilişkili algının değiştirilmesi, iletişim, eğitim, bunların hepsi zaman alan şeyler. Bu süreçlerde de yasal korumalar lazım. Bu süreçlerde de yaptırımlar gerekiyor. Biz daha o yaptırımları tartışır hale geliyoruz. Dolayısıyla kadına şiddeti engellemek, toplumsal verileri konuşmanın her zaman bir yasal boyutuna, hep bir şeyleri, elde edilen bir şeyleri kaybetmeme şeyine çekiliyor ve temele ulaşmamız bir türlü mümkün olmuyor. Aynen sizinle röportaja başlamadan önce konuştuğumuz gibi bu işin psikolojisine, neler yapılmasına vaktimiz kalmıyor? Elimizde olanı korumaya çalışmaktan, her gün öldürülen kadınları saymaktan, her gün öldürülen kadınlar için mahkemelerde hak arama peşinde koşmaktan. Halbuki bunlar normal akış içinde, hiç de tartışılmadan yapılması gereken şeyler olması gerekiyor. Normal modern dünyada.

Çiğdem Anad: Fakat bir yandan da kadını baskı altında tutmak,eve hapsetmek, şiddetin bir yandan artması ve bu şiddetin kadınlar üzerinden sonra çocuklara yansıması, sonra bütün topluma sirayet etmesi bunun kime ne gibi bir faydası var? Hangi iktidara ne faydası var?

Bengi Semerci: Erkek egemenliğine faydası var. Maalesef sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada bir erkek egemen iktidar var. Yani iktidarlar, iktidarı sadece hükümet anlamında kullanmıyorum, genel olarak bir erkek egemenliği var. Bugün Türkiye’de de, dünyada da kadın haklarını kalkıp erkekler tartışıyorlar.Kadınlara haklarını vermek için yapılacak seçimler, oylamalarda erkekler ön plandalar. Kadına şiddeti bile televizyonlarda erkekler kalkıp tartışıyorlar. Dolayısıyla hiçbir egemen güç bu egemenliğini kaybetmek istemez. Yarar elinizdeki gücü kaybetmemektir. Burda tabii en büyük argumanlardan bir tanesi aileyi korumak. Aile, kadına şiddeti veya aile içindeki şiddeti savunarak korunmaz. Çünkü ben 30 yıldır bu işi yapıyorum, çok iyi biliyorum ki; bir aileyi kurutan,içten içe yıkan, hatta ailenin bir sonraki kuşaklarına bile en kötü yansımaları yapan şey o aile içindeki şiddet. Aile içindeki şiddeti hoş görerek aileyi filan koruyamayız, aksine yepyeni ve uygunsuz bir aile kavramı yaratmış oluruz. Ama dediğim gibi bunlar mücadele edilmesi gerekecek, kadına sosyal mekanizmaların,destek mekanizmalarının çalıştırılması gerekecek.Kadın nereye başvuracağını bilecek, yasaların onu korunduğundan emin olacak, yasaya gittiği zaman da suçlanılıp, yasadan da kendisini yine o şiddetin içine itecek bir cevap almayacağından emin olacak. Ancak o zaman biz oturacağız, işte diyeceğiz ki şiddete uğrayan kadınlar ücretsiz psikolojik destek almalı, çocukları yetiştirirken bunun psikolojisini şöyle yapmamız gerek. Gerekenlere o zaman gelebileceğiz. Henüz ölmesinleri koruma peşindeyiz. Henüz insanlar sakat kalmasınlar şiddet nedeniyle, toplumsal yapı daha da kötüye gitmesin peşindeyiz. Ama kadına şiddet bütün toplum şiddetini arttıran bir şey, bunu farkettikleri zaman geç olmasından korkarım.

Çiğdem Anad: Bir de biyolojik açıdan sorabilir miyim! Şimdi her ne kadar feministler kadın erkek eşit değildir ama kadın erkek eşit haklara sahip olmalıdır derken yeterince meramlarını anlatamıyorlar. Ve karşılığında şöyle bir argüman oluyor. ” kadınla erkek zaten eşit değil ki! , biyolojik olarak farklı, kadınlarla erkeklerin beyni zaten farklı çalışır” … Yani kadınlar Mars’tan erkekler Venüs’ten ya da her neyse tersi… Böyle midir? Biyolojik olarak o kadar mı farklıdır, bu beyinler çok mu farklı çalışır, erkeklerin beyinleri daha mı üstündür, bu da bir efsanemidir?

Bengi Semerci: Bir kere zaten kadın erkek beyni farklı çalışır, işte bu bir zamanlar biliyorsunuz çok satan kitaplar arasında olup, Venüs’ten Mars’tan söylemleri beynin daha iyi çalıştığına ilişkin değil. İnsan beyni kişisel, gelişimsel özelliklerimize bağlı olarak çalışıyor. Bu şekilde baktığımız zaman her erkek de eşit değil. Her erkeğin de beyni aynı şekilde çalışmıyor doğal olarak. Erkek olmak böyle bir eşitlik getirmiyor maalesef, üzgünüm ama erkek olmak böyle bir üstünlük getirmiyor insanlara. Kadın olmak da bir üstünlük getirmiyor. Bu sizin genetik özellikleriniz, doğumdaki geçirdikleriniz, beyninizin nasıl beslendiği, nasıl geliştirildiği,nasıl eğitim aldığınız ile ilişkili bir şey. Maalesef de beynin gelişimi için gerekli olan ilgi, alaka ve eğitim zaten kadınlardan esirgeniyor. Zaten onların beyinlerinin gelişiminin daha sağlıklı daha iyi olması için, kadınların eğitimine, şusuna busuna bakmıyoruz. Kız çocuklarını okula yollamıyoruz, çocuk yaşta evlendirmeye kalkıyoruz, eşit dünyaya gelmişler ama biz onları eşit yetiştirmiyoruz. O, kadın erkek beyni farklı çalışır konusunda da aslında kastedilen, işte efendim kadınlar daha duygusal, erkekler daha gerçekçi. Çünkü işte kadınlar daha duygularıyla konuşuyorlar. Erkekler öyle değil diye ama beynin işleme şekli, ya da gelişim şekli tamamen kişisel özelliklerimizle, cinsiyetimizden bağımsız bir şey. Bu da atfedilen bir şey. Hatta bunun içinde en benim hoşuma giden argüman; Evet, kadınlar erkeklerden daha iyi duygu okuyabiliyorlar çünkü yüzyıllardır erkek egemen bir dünyada yaşıyorlar ve erkeğin duygularını, o an kızgın mı, öfkeli mi, kendine şiddet mi uygulayacak, bunu anlayamadığı zaman zaten şiddete uğruyor ya da kötü bir davranışa maruz kalıyor, dolayısıyla sürekli tetikte ve karşı tarafın duygularını okumaya çalışıyor. Böyle bir dünyada egemenin böyle bir şeye ihtiyaç yok. Karşı tarafın duygusu umrunda değil ama duygu insana özgüdür. Kadınlar da erkekler de duyguları hissederler ve önemli olan bizim duyguları dile getirmelerini sağlamak dolayısıyla da erkek çocukları da bunu diyoruz. Duygu üretmiyoruz. Duygu okumayı öğretiyoruz. Onlar da bütün duygu öfke şiddet ve gibi toplumun zaten onlara hak gördüğü, zaten onlar da var olmasını normal saydığı yöntemlerle bize açıklamış oluyorlar.Dolayısıyla aslında erkekler için de hoş bir şey değil,ellerinde tek onu bırakmış oluyoruz.

Çiğdem Anad: Bir de duyguların yanında erkeklerin daha zeki daha becerikli olduğu da iddia ediliyor. Bir çocuk doktoru kadın Bir Çocuk doktoru bana şunu söylemişti; çocuklar erkek ya da kız çocuk farketmez, çocuklar aslında zekalarını daha çok anneden alır. Bu doğru mudur?

Bengi Semerci: Ya öyle bir şey de yok. Yani bu hani bilimsel olarak bir şey değil. Anneden de, babadan da belli genler alıyoruz. Zeka sadece alınan, aileden gelen genetik özellikler ile oluşan bir şey değil. Zeka dediğimiz şey doğumdan getirdiğiniz bir kapasite var. Yani bu beynin gelişimi ile ilişkili bir şey. Beyninin ne kadarının ne kadar iyi geliştiği ve ne kadar kullanıldığı ile ilişkili bir şey. Sonra da ona çevresel koşulların, buna beslenme dahil, ilişkiler dahil, çocuğun ne kadar sevilip sevilmediği, küçük bebekken ne kadar sevilip sevilmediği,ne kadar sarılıp dokunulup dokunulmadığı bile beyin gelişimini etkiliyor. Onun üstüne de eğitimle beyin gelişiyor. Dolayısıyla bunun kadın ya da erkek olmaktan değil, haklara yine kavuşabilmekten kaynaklı bir durumu var. Zaten yani bunu bilimsel olarak ispatlamaya çalışmak için de çok büyük araştırmalara da gerek yok. Bunu söyleyenler kendi çevrelerine dönüp baksınlar, bütün erkeklerin sandıkları kadar zeki olmadıklarını çok rahatlıkla görürler. Kadınlar da çok zeki değil. Bu farklı bir şey ve eşit olmak için de, eşit haklara sahip olmak için de zeki olmanız gerekmiyor. Neyiniz olursa olsun, derinizin rengi, cinsiyetiniz, zekanızın düşüklüğü, bir hastalığınız olup olmadığı, ayrımcılık için hiçbiri geçerli sebep değil.

Çiğdem Anad: Ayrıca biraz önce de örnek verdiniz. Üniversitelere gittiğiniz zaman sonuçlara bakın dediniz, kız çocuklar hep ön sırada çıkıyor dediğiniz. Demek ki o kız çocukları da zekalarını çok daha iyi kullanabiliyorlar.

Bengi Semerci: Yani ben eğer bugün burada sizinle bu konuşmayı yapıyorsam, akademik bir kariyerde, akademik bir ünvan taşıyabiliyorsam, araştırmalar yapabiliyorsam, bu benim çok zeki olmamdan çok bana ailemin sağladığı olanaklar, ailemin bana İyi bir eğitim olanağı sağlaması, ailemin bana bunu destekler bir tutum göstermesi, beni köreltecek çevrelerden uzak tutması ve o çevreleri ile mücadele etmem için arkamda olmaları, bütün bunlardır. Yoksa benimle aynı zeka kapasitesine sahip ama bunların hiç bir tanesi ona sunulmamış olan birisi, kadın ya da erkek olsun, bambaşka bir yerde olabilir şu an.

Çiğdem Anad: Peki Bengi hocam; istediği işte çalışan eğitimli kadınlar kendilerini şiddetten koruyabiliyorlar mı, çok daha az şiddet görüyorlar mı? Bu konuda da biliyorsunuz, herkes farklı bir şey söylüyor, eğitimli kadın da şiddetten kaçamıyor,ekonomik özgürlüğü olan kadın da şiddetten kaçamıyor diyenler var. Evet, daha az şiddete maruz kalıyor diyenler var. Burada eğitim,kadının çalışabiliyor olması ne kadar belirleyici bir faktör oluyor?

Bengi Semerci: Şimdi önemli, kadının tabii ekonomik özgürlüğünün olması çok önemli.Çünkü siz şiddete uğradığınız bir yerden gidebilmeniz için paranız olması gerekiyor, işiniz olması gerekiyor, kendi hayatınızı sürdürebilirliğiniz olması gerekiyor. Ama eğitim,okuldan aldığınız bu eğitim, bu şeyler toplumsal kimlik olarak size verilen diğer kadın özelliklerini sizden alıp götürmeyebiliyor. Yani,dolayısıyla siz ekonomik bir zorluğunuz olmasa bile, kendi başınıza yaşayabilecek olsanız bile o toplumsal baskı ve öğretiler nedeniyle aman “boşanmak iyi bir şey değil, işte benim bu evliliği kurtarmanın lazım, acaba ben mi bir hata yapıyorum” endişesi yaşayabiliyorsunuz. Ama bu şu demek değil; eğitim şiddete uğramanızı engellemez. Çünkü, “a bu eğitimli, buna şiddet göstermeyelim” demez kimse. Siz de şiddete uğrayabilirsiniz. Ama şiddete nasıl karşılık verdiğiniz önemli. Elinizde o gücün olup olmadığı önemli, arkanızda sosyal desteğinizin, arkadaş desteğinizin, aile desteğinizin ne kadar olup olmadığı önemli. Dolayısıyla eğitim ya da ekonomik özgürlük kendi başına maalesef toplumsal bu baskı kadar üste çıkamıyor ama yine de büyük bir güçtür. Şiddete uğrayabilirsiniz ama o şiddet içinden daha kolay çıkma,o şiddetle daha kolay mücade edebilme hakkı tanır size. O yüzden bu da çok cinsiyetçi bir şey hani ” ne olacak eğitim de alsalar, çalışıyor da olsalar şiddete uğruyorlar demek, yapmasalar da olura geliyor bu. Yanlış bir söylem. Ayrıca da unutmayalım ki yine bu toplumsal öğretiler nedeniyle eğitim alıp çalışan kadına çok daha fazla baskı var. Çünkü siz istediğiniz kadar eğitimli olun, çalışkan olun, yani para kazanıyor olun, evin idaresini yine siz yapmak zorundasınız diye bir baskı var.Çocukları siz büyütmek zorundasınız, akşam eşinize ne kadar yorgun olursanız olun gülümsemek zorundasınız, tırnak içinde söyleyeyim gönlünü hoş tutmak zorundasınız. İşte yemeği yapmak zorundasınız, eviniz temiz olmalı. Bütün bunlar da artı yük olarak getiriliyor ve bunlar için başka çözümler bulduğu zaman da başka bir şiddete uğruyor; yani “beceriksiz işte, çalıştığı için bunların hiç birini yapamıyor” gibi, bu da bir şiddet göstergesi. Maalesef bu tür şiddet sadece erkeklerden gelmiyor, kadınlardan da geliyor, diğer kadınlardan da gelebiliyor ve dolayısıyla şiddet katlanmış oluyor, yük katlanıyor çünkü verilen. Modernleşirsen, biz senin üstüne daha fazla yük yüklerize geliyor bu. Kimse çocuklarını… Baba 12.00 ye kadar çalışabiliyor, ben hep söylüyorum bunu, aynı işyerinde çalışıyor anne baba, aynı işi yapıyorlar, aynı eğitimi almışlar, çocuklarla ilgili bir konu konuşuyoruz; hala ben çözemedim, aynı saatte işe gidip, aynı iş yüküyle aynı yerde çalışan anne baba eve geldiklerinde, nasıl oluyor da baba çocuklarla konuşamayacak kadar yorgun oluyor ama anne hemen üstünü değiştirip, yemek hazırlıyor, çocukların ödevlerini yaptırtıyor, çocuklarla ilgilenmek zorunda oluyor ve bunları yapıyor, ben çözemedim hala bunu.

Biraz önce dediniz ki; kadınlar da kadınlara karşı baskı uygulayabiliyor. Yani bu eziyet gören,şiddet gören, acısını çeken anneler neden kız çocuklarına tersini telkin etmezler de, yine kendi yollarından yürümesini salık verirler, bunu anlamakta zorluk çekiyorum.

Tersini bilmiyorlar ki. Yani siz çocuğunuza bildiğiniz yolu öğretebilirsiniz. Bilmediğiniz bir şey öğretmeniz Mümkün değil. Zaten öbür yolu, yapılabilir olduğunu, başka bir yol olduğunu, başka bir şey olduğunu bilse zaten yapacak onu. Ama ben biliyorum ki; birçok anne, hatta bu bazen çocukların üzerinde baskı da yapabiliyor, eğitim hakkı elinden alınmış, evde devamlı aşağılanan, şiddete uğrayan birçok anne, kız çocuğu okusun diye,kız çocuğu eğitim alsın ve hani başka bir yöne gitsin diye çok da çaba gösteriyor. O şekilde kurtuluşu olabileceğini düşünüyor ama farklı bir yöntem ona önerecek durumda değil, çünkü zaten o yöntemin nasıl yapılacağı konusunda bir deneyimi de yok, gücü de yok.Dolayısıyla bilmediğiniz ve deneyimlemediğiniz bir şeyi kolayca öğretemiyorsunuz. Ama yan yollara giriyorlar.Yani kız çocukları eğitim alsın diye uğraşıyor, kız çocuğu daha, kendisinden daha güçlü olsun diye çok da çaba gösteriyor.

Çiğdem Anad: Bir de erkekler cephesinden sorayım. Birçok erkek de mutsuz olmasına rağmen bir evliliği sürdürüyor. Aslında baştan kadınları kategorize ederek bir evlilik yapıyor. Eğlenilecek kadınlar, evlenilecek kadınlar. Eğleneceği kadınla evlenmiyor, kendi ölçüleri neyse, toplumun ona dayattığı ölçüler neyse, ona göre uygun bir kadınla evleniyor. O evlilik içersinde mutsuz oluyor, gözü hep dışarıda eğlenilecek kadınlar da oluyor ama ısrarla o evliliği sürdürüyor.Yani hayatı kendine de zehir ediyor!

Bengi Semerci: Yooo, çok zehir etmiyor, konfor alanı aslında. Yani, evde onun koşullarına uygun ve çocuklarına bakan,dışarıya örnek eş diye gösterebildiği, işte temizliğini yapan ,gömleğini yıkıyan, ütüsünü yapan dolayısıyla da hayatını bir düzenli halde tutan biri var. Toplum ona şu hakkı da tanıyor; eğlenmesi gerekiyorsa dışarıda eğlenebilir ve kimse onu suçlamaz. Hatta o suçlayabilir, “bu kadın yüzünden ben böyle yapıyorum” diye. Dolayısıyla böyle bir konforu varken niye ayrılma yolunu seçsin, niye kendi konforunu bozsun, tekrar o konforu kurmak için çaba sarf etsin? Böylelikle iki konfor alanını da ayrı ayrı sürdürme şansı olduğunu düşünüyor ve sürdürüyor çoğunlukla.

Çiğdem Anad: Bu erkeklere ve kadınlara yüklenen toplum roller,ahlaki değerler, kalıplar, dogmalar bir değişse, bir sona erse erkek şiddeti de sona erebilir mi?

Bengi Semerci: Tabii ki şiddet insana özgü bir şey. Yani diğer canlılarda böyle gereksiz şiddet görmüyoruz yani diğer canlıların şiddeti bir amaç taşıyor. Ama insanın insana gösterdiği şiddetin genellikle bir amacı yok, hele kadın, bildiğimiz anlamda yani diğer canlı karnını doyurmak için yapıyor gibi bir şey var. Dolayısıyla insan olduğu sürece şiddeti sıfırlamak mümkün olmayabilir ama burada önemli olan kadına olan şiddetin normal olmadığını göstermek. Herşeyden önce insanların ölmesini durdurabilmek. İnsanların yaşam haklarını onlara geri verebilmek, koruyabilmek ve gelecek nesillerde en aza indirgeyebilmek ve şiddete uğrayanın da her anlamda hakkını koruyabileceği, o şiddetten çıkabileceği bir ortam yaratmak, amaçlamamız gereken o. Yani şiddetsiz bir toplum ancak herkes şiddete karşı durduğu zaman yapılır. Çünkü bir toplum tarafından kabul görmeyen davranışlar zaman içinde kaybolmaya mahkumdur.

Çiğdem Anad: Evet, bir yandan da Adalet filmleri Festivali yapıyorsunuz. 10 yıldır yapıyorsunuz. Kadın erkek eşit haklara sahip olmadığı sürece, kadınların her aşamada hakta, hukukta,fırsat eşitliğinde yeri değişmediği sürece bu adalet gerçekleşebilir mi mümkün mü?

Bengi Semerci: Valla dediğiniz gibi bu sene 10. yılımız. Bütün zorluklara rağmen bizim sloganımız var.”Herkes için adalet” diye. Yani sadece kadınlar için değil, kadınlar için, çocuklar için, ayrımcılığa uğrayan, haksızlığa uğrayan herkes için diye. Adaletin savunulmaya değer bir değer olduğunu düşünüyorum. Başkaları için, herkesin, kendiniz için adalet istemek çok kolay, başınız derde düştüğünde kendiniz için adalet istemek çok kolay. Kendinizle ilgili bir olay olduğu zaman, onunla ilgili terslemek,işte ona karşı çıkmak çok kolay. Ama asıl önemli olan, sizin hiç böyle bir sorununuz olmasa bile, herhangi bir konuda başı derde giren, sıkışan, adil davranılmayan birinin hakkını koruyabilmek. İşte adalet öyle bir şey diye düşünüyoruz. O yüzden de biz bıkmadan adaleti insanların bir şekil devamlı işte konuşmalarla, sanatla, festival olmasının anlamı da o, çünkü sanat kitleye çok ulaşabilen,çok etkileyici bir şey. O yüzden dedim filmlerin dilinin değişmesi lazım. Reklamların dilinin değişmesi lazım, dizilerin dilinin değişmesi lazım, edilgen, kendisine şiddet gösteren adama “ah canım” diyen kadın olmadığını göstermeleri gerekiyor. Gerçekçi olmaları gerekiyor. O nedenle bu Festivali bu şekilde sürdürmeye çalışıyoruz. Bu yıl da “ben masumum” diyeceğiz. Genel akademik anlamda tartışılacak konu da “I’m innocent”. Herkes suçluluğu ispat edilene kadar suçsuzdur. Medyada ya da birtakım etkin insanların onların suçlu olduğunu söylemeleri, onlar hakkında bu tür propaganda yapmaları kişileri suçlu hale getirmez. Ancak yasalar karşısında doğru değerlendirilme, doğru adalet kurallarıyla, kişilerin suçlu yada suçsuz olduklarına hükmedilebilir. Bunu tartışacağız ve bunu da tartışırken, sinemanın o muhteşem rehberliğinden dilinden yararlanacağız.

Çiğdem Anad: Çok teşekkürler Bengi Semerci!

Avatar

Written by

Check Also
CigdemAnad-BengiSemerci
Röportaj-Video: Bengi Semerci
[embed]https://youtu.be/TFXrCpO_YQU[/embed]