CigdemAnadMineSogut

Röportaj: Mine Söğüt

ONEPIC Haber Uncategorized 118

Çiğdem Anad: Bizim Hikayemizden sevgiler selamlar. Bizim hikayemizde kadınların hikayesini anlatıyoruz. Kadınlar her alanda erkeklerden farksız mücadele ederken bir de erkeklerin şiddetine, erkeklerin zihniyetine karşı mücadele ediyorlar. Bu hayatta kadın erkek birlikte, eşit koşullarda nasıl yaşayacağız soruyoruz. Bugün yazar Mine Söğüt’e soracağız. Mine Söğüt’ün son kitabı Alayına İsyan.

“Alayına İsyan” kitabı çok etkileyici, aynı zamanda çok sorgulayıcı bir kitap. Mine kitabında kadınlar için özel bir bölüm ayırmışsın. O bölümden bazı yerleri işaretledim.O bölüm üzerinden bazı sorular soracağım. Ve tabii, genel olarak kadınların zorluklarına ve mücadelelerine dair peşisıra sorular soracağım sana.Şimdi önce kitaptan yaptığım alıntıdan başlamak istiyorum. Dinleyenlere, izleyenlere sorarak başlamak istiyorum.

“Yaşadığın evde kim sinirlendiği zaman etrafındaki herkes suspus oluyordu? Kim duvarları yumrukluyor,kapıları çarpıyordu?Kimin kafası atarsa olay çıkıyordu?Kim için arkasından aman duymasın deniyordu? Bu soruları sorduğumuz zaman hemen cevabını buluyoruz.

Eminim %100 “Baba” diyoruz. Gayet kolay bir cevap. Biz bu “Baba” modelini neden değiştiremiyoruz? Bu “Baba” modeli neden değişmiyor Mine?

Mine Söğüt: Evet temel sorun işte baba modeli ve devlet modeli. Aslında ikisi aynı model hepsi söylüyorum.Toplumun en küçük ve tehlikeli birimi aile ve en büyük ve tehlikeli birimi de devlet ve her ikisi de aynı baba modeli üzerinden şekilleniyor. Bizim iktidar algımız maalesef bizi hırpalayan bir iktidar, ona onay veriyoruz.Kendimizi hırpalandığımız zaman, bizden daha güçlü ve daha kontrol eden bizi,bizi dinlemeyen,yani kendi bildiğini okuyan, kendini korumayı bilen, kendini korumada öncelikleri olan iktidar modellerini biz iyi bir şey zannediyoruz.Bu tabii çok temel bir problem.O yüzden yani evdeki baba ya da devlet baba arasında çok güçlü bir bağ var. Biz evde o babaya alışıyoruz. O babayla büyüyoruz. O babanın bizi koruduğunu, kolladığını düşünüyoruz ki, en büyük zararı o babadan o babalık halinden görüyoruz ve sonra bu modeli de daha büyük iktidarlar üzerinde tekrarlandığında aynı hoşgörüyle, aynı kabulleniş ile onaylıyoruz. Sanırım bu büyük modeli onaylamamız için önce evdeki modelle ikna edilmemiz gerekiyor.O yüzden aile diye çok katı, dokunulmaz ve tüm korkunçluklarına, tüm tehlikelerine rağmen sanki hiç öyle değilmiş gibi kodlanmış bir yapının içine emanet ediyoruz çocukları. En güvenli yermiş gibi en güvensiz yere bırakıyoruz. Çünkü o en güvensiz yer aile, işte biraz önce senin okuduğun metindeki gibi himayesi altındaki,iktidarı altındaki diğer bireyleri; çocuğu,kadını bazen kendisini de aslında ezen,içinde şiddet içeren bir otorite ile yapıyı ayakta tutmakla yükümlü olduğunu zanneden, bu yükümlülükle gözünü hayata açan, çok tehlikeli bir baba figürünün egemenliğinde kapatılmış, dışarıdan kontrol edilmeyen,büyük bir pozitif önyargıyla kabul edilmiş bir baba figürünün etrafında oluşan, küçük küflü, sorunlu modelin içinde büyütüyoruz çocukları ki, aynı modeli dışarıda gördüğü zaman ona da “hayır” diyemesin,karşı çıkamasın ve boyun eğsin. Böyle bir ilişki var bence evdeki baba ile devlet baba arasında ve bu ilişki yüzünden de biz bu baba modelini hiç evde değiştirmeye kalkışmıyoruz.

Çiğdem Anad: Evde değiştirmeye kalkmıyoruz, ondan sonra “kızlar babalarına benzeyen haşin adamların ellerinde parçalanıyor” diyorsun. Peki bu kızlar neden babalarına benzeyen sevgililer buluyorlar ya da onlara benzeyen adamlarla evleniyorlar ya da kimileri mecbur kalıyorlar?

Mine Söğüt: Çünkü normalin bu olduğunu zannediyoruz. Yani evde modellenen o baba bize erkeğin ne olduğunu daha küçücükken öğretiyor. Yani 0-3 yaş arasında aslında öğretiyor. Kendi aklımızla itiraz etmeyi, başka bir şey aramayı ya da var olandan kuşku duymayı anlamamız için hem çok iyi eğitilmemiz, hem müthiş bir özgürlük, düşünce açısından özgürlük alanına sahip olmanız gerekiyor ki, o modelin aslında olumlu bir model olmadığını, problemli bir model olduğunu kavrayabilelim. Eee,böyle bir vakti olmuyor kız çocuklarının. Zaten çoğunlukla erken yaşta bir diğer erkeğin himayesi altına giriyorlar. Bir erkeğin himayesi altına girme fikri ile zaten hayatlarını sürdürdükleri için evde tanıdıkları, evde aşina oldukları,acı çekseler ve mutsuz olsalar da, başka türlüsünü düşünemedikleri bir modeli bildikleri, güvenli buldukları bir model olarak kendi hayatlarına da rahatça sokuyorlar. Yani ömür boyu azar işiterek büyüyen bir çocuk, bir kadın evlendiği zaman ya da sevgilisinden de azar işittiğinde bunu yadırgamıyor. Çünkü çok küçük yaşta öğrendiği bir dil gibi öğrenmiş.Bir duygu dilini öğrenmiş oluyor ve aslında o dilin karşılığını verebildiği,o dilin altında da varolabildiği için de kendini daha güvende hissediyor.Hiç güvende olmadığı halde. Sanırım o yüzden aynı modeli tekrarlıyor. Başka bir modelle karşılaştığında kodları çok farklı.Yani o kadar güçlü olmayan bir erkeğin onu koruyamayacağını düşünecek kadar işin özüyle ilişki kurmadığı için,çok yukarıdan kaba ve hastalıklı bir otorite algısını çok küçükken geliştirdiği için babasına benzemeyen birini de yetersiz bulabiliyor. Yani tüm negatifliklerine rağmen. Öyle ayırmıyor; negatif ya da pozitif, iyi ya da kötü diye ayırmıyor. Tam tersine alıştığım, bildiğim ve doğru olan budur diye devam ettiriyor erkeğe bakış açısını ve katlanılabilirliğini erkeğin yaptıklarına.

Çiğdem Anad: Diyorsun ki; bir erkek tarafından öldürülmemiş kadınlar ve henüz bir kadını öldürmemiş erkekler aşkı sonu mutlu olan hikayelerden çok, sonu cinayet olan hikayelerden öğrenirler.Neden aşkı şiddetle biten hikayelerden öğreniyoruz?

Mine Söğüt: Çünkü aşk diye bildiğimiz şey aslında aşk değil, müthiş bir hırs.Yani bizim aşk diye kodladığımız, sevgi diye kodladığımız, hatta haz diye kodladığımız o temel duygunun özünde bedenimizin ya da duygularımızın ya da genlerimizin, o çok eski genlerimizin bize tarif ettiği aşk yok. Biz aslında insanlık tarihine baktığımızda çok yakın bir zamanın tarifine göre aşk diye bir şey biliyoruz. O da bir mülkiyet. Yani kadınla erkeğin bir arada olması, erkeğin kadına tamamıyle sahip olması üzerine kurulu ki, bu da hukukun temel problemi; mal varlığı doğru bir soydan devam ettin, aktarılabilsin. O yüzden çocuğun annesinin kim olduğunu değil,babasının kim olduğunu bilmemiz önemli, anneyi zaten biliyoruz ama babayı bilemeyiz.O yüzden de kadını bir erkeğin egemenliğine verirseniz, O çocuğun babasının kim olduğunu bilirsiniz ve miras hukuku da buradan hiç aksamadan devam eder. E, şimdi bunun üzerine bir aşk tarifi yaptığınızda; hukuksal kaygıları, o mülkiyet kaygısını tamamen unutup ya da hiç adlandırmayıp, gerçekten kadını erkeğe ait bir şey olarak kodladığınızda, böyle kabul ettiğinizde kadın da kendisini erkeğe ait zannediyor ve bu mülkiyet tabii ki büyük bir mahremiyet, büyük bir sahiplenme, başka birinin devreye girmesi ile yıkılan büyük bir yapı ve şiddete olanak tanıyan bir hak doğuyor erkek tarafında. Yani biz şiddeti; bir kadının erkek tarafından kıskanılmasını, sahiplenilmesini kadının aşk olarak okuduğunu biliyoruz en masum haliyle bile. Oysa bu dünyanın en tehlikeli ve en ayıp,en ahlaksızşeyi.Kimse kimsenin değildir. Ama aşk söz konusu olduğunda; yok hayır kadın erkeğindir, erkek onu çok sever hatta erkek de kadınındır, kadın da duygusal şiddetler uygular erkeğe karşı kendi gücünün yettiğince, bu karşılıklı şiddet ve sahip olma duygusunun ortaya çıkardığı aslında büyük, çok büyük şiddeti biz aşk olarak konumlandırıyoruz.O yüzden cinayetler aşk cinayetleri diye geçiyor. Hatta şakası vardır ya ” hani seviyordum,öldürdüm.” ki bu bir şaka değil. Gerçekten sevdikleri için öldürüyor erkekler yani sevdiklerini zannettikleri için öldürüyorlar ve bir sürü kadın da sevildiğini zannettiği için dayak yiyor. Bunu aşamadığımız sürece yani gerçek kadın erkek ilişkisinin ne olduğu ve ne olması gerektiği üzerine başka bir ahlak aramadığınız sürece bu kısır döngü devam ediyor.

Çiğdem Anad: “Her kadının bir listesi vardır; erkeğe yapılabilecekler listesi ve yapılamayacaklar listesi” Hepimizin kafasında böyle bir liste vardır gerçekten. Sonra diyorsun ki; “Kadınlar kendi listelerine göre ehlileşirler” Bu listeyi kimler yaptırıyor ve kadınlar nasıl ehlileşiyorlar?

Mine Söğüt:Tabii, bu listeyi korku yaptırıyor. Çünkü hepimizin korkuları var, en cesurlarımızın, en gözüpeklerimizin bile korkuları var. İşte bu din eğitimi gibi.Yani çok küçükken verilmiş, çok evde gördüğümüz, yaşadığımız tecrübelerden ya da sokakta yaşadığımız, küçükken yaşadığımız tecrübelerden kazandığımız, içselleştirdiğimiz temel korkularımız var yani kaybetmek olabilir, beğenilmemek olabilir bu korkuların temelinde, dışlanmak olabilir, artık meşrebimize göre, kişiliğimize göre, eğitimimize göre değişiyor ama her zaman erkeklerle karşılaştığımızda yapıp yapamayacaklarımızın kararını alırken, bizi yöneten isteklerimizden çok korkularımız oluyor.Sanırım bu listeleri yaptıranlar da korkular.Eğer bu listeyi istekler yaptırsaydı bambaşka bir kadın hikayesi çıkardı ortaya.

Çiğdem Anad: Yani kadınlar isteklerine ket vuruyorlar. Yine bu Listenin devamında şöyle söylüyorsun;”her erkeğin de bir listesi vardır; kadının yapmasına tahammül edebileceği ve tahammül edemeyeceği şeyler listesi” ve devam ediyorsun; “Erkekler ise kendi listelerine göre vahşileşirler.” Bu listeyi erkeklere kim yaptırıyor ve erkekler nasıl vahşileşiyorlar?

Mine Söğüt: Evet onlar da yine korkuları yüzünden vahşileşiyorlar. Ben, hep şimdi biz kadın meselesi üzerine odaklandık ama her zaman şu parantezi de açmak isterim; bu ahlakın, temel ahlakın aslında ahlaksızlık olan temel ahlakın verdiği hasar sadece kadınlara verdiği bir hasar değil. Erkekler de aynı şekilde yaralanıyor ve aslında belki de hiç olmak istemeyecekleri bir yerde kendilerini tutmak, konumlandırmak zorunda kalıyorlar.Yani bir erkeğin kadını öldürmek ya da kadını dövmek,kadın üzerine şiddet uygulamak üzere bir hayat yaşamak isteyeceğini, eğer tercih etme hakkı olsa, ben zannetmiyorum. Çünkü kadınla erkek özünde çok farklı insanlar değiller yani evet fiziksel olarak farklılar ama insanlar aynı duygulardan besleniyorlar ve aynı şeylerden korkuyorlar. Burada dağıtılan yani iktidarın dağıttığı o biraz önce konuştuğumuz miras hukukunun dağıttığı roller yüzünden erkeğin vahşi, korumacı ve sahiplenici olmak zorunda kalması, onu bu kadar kötü bir etiketle varolmaya mecbur bırakıyor. O yüzden erkeklerin de korkuları var.Yani aynı korkular kadını mağdur yaparken, erkeği de vahşi olmaya zorluyor. Bu noktada o korkuların ve o ahlakın gerçekten masaya yatırılması, yeniden biçimlendirilmesi, yeniden anlamlandırılması gerekiyor. Kadın-erkek arasındaki bu korkunç asabi denge, kötü bir denge yani kadının olduğu yer ve erkeğin olduğu yer özene bezene oluşturulmuş, riskli, vahşi ve korkunç bir denge var burada.Bu dengeyi bozmak, yeniden başka bir denge kurmak için bir alan açabilmeliyiz. Erkeği de vahşileştirenin aynı şey olduğunu eğer farkedersek, uğraşacağımız şeyin erkek değil de erkeklere ve kadınlara yüklenen o ahlaki değerler olduğunu düşünmeye başlayabiliriz.

Çiğdem Anad: Evet, aslında iki şey daha soracaktım yine kitabından yola çıkarak ama cevabını verdin herhalde. Belki ekleyeceğim bir şey olur; “erkekler kadınları nasıl oluyor da bu kadar kolay öldürüyorlar.” ?Kadınlar kendilerini öldürebilecek erkekleri nasıl oluyor da bu kadar kolay sevebiliyorlar?Aslında bunun cevabını çokça verdin, belki bir ek yapmak istersin.

Mine Söğüt: Evet, yani bu aslında hem kolay hem de çok zor yani o kadar lanetli bir genetik mirası devam ettiriyoruz ki hepimiz, kadın olarak da erkek olarak da bu dediğin roller hiç değişmiyor.Devamlı erkekler kadınları öldürüyor ve kadınlar kendilerini öldürecek erkekleri sevebiliyorlar. Çünkü, ahlak nedir diye sormuyoruz. Ahlak nedir? Biz hangi ahlakı içselleştiriyoruz? Hangi yanlış ahlakı iyi bir şeymiş gibi soydan soya aktararak aileler kuruyoruz, devletler kuruyoruz, bu temel soruyu sormadığımız için işte hep onu söylüyorum; milattan önce yazılmış bir tiyatro oyununda da aynı kadını ve erkeği görüyoruz ya da bugün İsviçre’de, Norveç’te çekilmiş bir filmde de aynı kadınla erkeği görüyoruz. Hindistan’da,İran’da çekilmiş bir filmde de özünde aynı kadını erkeği aynı sorunu görüyoruz. Çağlar öncesinde gelen hikayeleri hala anlıyorsak ve bugünle bir bağ kuruyorsak ya da birbirinden çok farklı kültürlerin kadın-erkek meselesindeki dertlerini anlatan oyunlarda filmlerde hepimiz aynı şeyi görebiliyorsak, demek ki insanlığın özündeki ahlakta tabii ki coğrafya ve zamana göre birbirinden küçük farklılıklar gösteren ama temelde aynı olan çok büyük bir sorun var ve biz bunu hiç kurcalamadığımız için bu devamlılık, bu korkunç devamlılık insana rağmen değil, insan yüzünden sürüyor.

Çiğdem Anad: Evet, bir başka başlığa geçeceğim. Evlenecek kadınlar ve eğlenilecek kadınlar. Erkekler kadınları bu şekilde iki kategoriye ayırıyor, diyorsun. Genel olarak şöyle bir söylem vardır. Eğlenecek ve evlenilecek kadınlar. Bu kadın tiplemelerini anlatıyorsun. Sayfa 75 Evet,75 sayfadan başlıyor, 80 sayfaya kadar anlatıyorsun. O kısmı lütfen okurmusun çok güzel anlatmışsın çünkü.

Mine Söğüt: Evlenilecek ve çocukların annesi kılınacak kadın erkeğin her haline katlanmaya hazır kadın demektir.O, babasına, kocasına ve tüm erkeklere karşı hayata 1-0 yenik başlar. Aile içinde kendi varlığının en değersiz sayılmasını olağan sayar, önceliği iyi bir eş ve iyi bir anne olmaktır. Evlenecek kadının otururken eteğini iyice örtmesi, gülerken dikkat etmesi, yanlış anlaşılacak hareketlerden kaçınması,erkeğin öfkelendirmemesi , ailesini utandırmaması,toplumun değerlerini sarsmaması,kendi isteklerini yok sayması, cinselliğini bastırması ve herkese yaranması gerekmektedir. Ağzıyla kuştutan,lafını yutan, başını yerden kaldırmayan, kocalarının karısı ,çocuklarının annesi olarak etiketlenmeye en baştan razı olan evlenilecek kadınların yüceltilen uysallıkları, erkeğe bahşedilen vahşeti tetikler. Böylece kadınlar erkeklerin hovardalığına, ilgisizliğine,kabalığına, dayağına, küfrüne katlanırlar. Sevilmemeye ve istememeye ve beğenilmemeye sonuna kadar dayanırlar. Eteklerinde çocuklar ve ayaklarında ahlaktan prangalar,evlerin içinde kapalı hayatlar. Yapayalnız yataklarda umutsuz ve mutsuz yaşlanırlar. Evlenecek kadınların aile hapishanesinin güvenli ve yoksunluklarla dolu dehlizlerinde istekleri İçinde patlar, arzuları yok sayılır. Onlar bir çırpıda fedakâr bir anneye, sadık bir eşe ve yalnız bir insana dönüşürler. Zamanı gelince de ya erkek şiddetinden ya da hazin bir ecelden ölüverirler.

Çiğdem Anad: Çok güzel yazmışsın; erkekler genellikle erkekler genellikle eğlendikleri kadınlara aşık oluyorlar ama onlarla evlenmiyorlar. Aslında hayatı hem o kadınlara, evlendikleri kadınlara, hem de kendilerine zehir etmiyorlar mı?

Mine Söğüt: Kesinlikle ediyorlar. Bu eğlenecek kadınlar kısmını da okuyayım mı, ister misin?

Çiğdem Anad: Oku tabii, onu da oku.

Mine Söğüt: Eğlenecek kadınların kendilerine ait istekleri vardır ve hevesleri ve evlilikten çok uzak öncelikleri.Kendilerini küçülterek ve saklayarak ve yok sayarak değil tam tersine parlatarak, görünür kılarak varederler. Eğlenecek kadınların mutluluktan anladıkları bambaşka bir şeydir. Kendilerine dayatılan kalıpları kırıp, aşarlar. Gerçekten mutlu olabilecekleri tüm yollara cesaretle saparlar. Sesleri yüksek çıkar, kadın olmaktan utanmazlar. Sözlerini sakınmazlar, lafın altında kalmazlar, kolay kolay kanmazlar. Çekinmeden kahkahalarla gülerler ve gözlerini korkusuzca karşılarındaki nin gözlerine dikerler ,saçları parıldar ve gözleri ve görüşleri o parıltılardan utanmayı akıllarına getirmezler.Eğlenecek kadınlar istemezlerse çocuk doğurmazlar,canları çekmezse yemek yapmazlar, gerekmedikçe toz almazlar,onları güvenilmez, sevilmezlerse hemen terk ederler, bazen sevilseler de terkederler. Her an bir başkasını sevebilirler. O kadınlar gemileri kolay yakarlar,kendi başlarının çaresine her durumda bakarlar. Onlarla birlikte olan erkekler sadece kendilerini düşünerek yaşayamazlar, karşılarındaki insanı da düşünmek zorunda kalırlar. Ve sırf bu yüzden ilişkide çoğu zaman çuvallarlar.

Çiğdem Anad: Peki eğlenecek kadın olmak çok güzel de, toplum içerisinde eğlenecek bir kadın olarak yaşamak çok zor değil mi?

Mine Söğüt: Ya aslında eğer toplumun içinde yaşamak istiyorsa bir kadın; Evet çok zor ama toplumun içinde yaşamak zorunda değil.Kadının fark etmesi gereken temel şey bu. Benim en çok üzüldüğüm; yalnızlıkla insanın yanlış imtihanıdır. Yani yalnızlığı kötü bir şey zannederiz, kimse yalnız kalmak istemez. Oysa yalnızlık muhteşem bir şeydir. Bir evliliğin içinde de, bir ilişkinin içinde de yalnız olduğunuz zaman zaten o ilişki sağlam, daha az sorunlu, daha güvenilir bir ilişkiye dönüşür. Biz yanlızlığı kötü olarak benimseyerek, başladığımız bir hayatta, yalnızlıktan korka korka yalnız kalmamak için verdiğimiz ödünlerle her şeyi mahvediyoruz. Kadın da böyle, erkek de böyle.Oysa yalnızlığın bir güç olduğunu ve iyi bir şey olduğunu hatta daha iyi bir şey olduğunu farketsek, yalnızlıktan korkmasak o zaman eğlenilecek kadın tarifi kadın için korkunç bir şey olmaz. Yani, evet yalnız kalırsınız böyle bir kadın olursanız ya da böyle bir kadını seven bir erkek olursanız,erkek de yalnız kalır ve bu yalnızlık muhteşem bir şeydir.Yani, kendi olmak anlamına gelir yalnız kalmak. Yoksa… Tek başımıza yaşayabilen insanlar olduğumuzu düşünmemiz gerekiyor,kendimize yeten insanlar olduğumuzu düşünmemiz gerekiyor. Sadece kadın için değil,erkek için de bu böyle. O zaman zaten evlenecek değil, eğlenecek kadınla olmak ister, aklı olan sevdiği insanla eğlenmek ister. Sevdiği insanla bir eziyet çekmek neden istesin ki, birazcık düşünse insan! Ama biz devamlı eziyet çekeceğimiz ilişki modellerini meşrulaştırıp,gerçekten mutlu olacağımız ilişki modellerini de sorunlu zannediyoruz.

Ve bundaki temel neden de yalnızlık korkusu. Evet dünyanın en güzel şeyi olan o yalnızlık.

Çiğdem Anad: Şimdi kendilerini sadece mutfaktaki zaferleriyle tanımlayan kadınlar ne kendilerini değiştirebilirler, ne başkalarını diyorsun. Çalışabilen kadın nüfusunun çok az olduğunu hesaba kattığımızda kadınlar ne yapabilirler? Iyi yemek yapmak, iyi temizlik yapmak, iyi çocuk bakmak dışında bir alan kalmayınca, bir alan bırakılmayınca kendilerine ne yapabilirler?

Mine Söğüt: Kadınların önce çalışıyor olması gerekiyor. Yani sorun o, çalışan kadın nüfusunun az olması eğer bu bir tercih değilse yani tamam çalışmak istemeyebilirsiniz. Herkes çalışmak zorunda değil b ence,tembellik bir haktır, bu parantezi açalım. Ama eğer bu bir tercih değilse, siz çalıştırılmıyorsanız, size alan bırakılmıyorsa çalışmanız için, zaten sorun burada başlıyor.Evet hiç bir şey yapamazlar. Çalışmanın sağladığı o kendine güven, yalnızlık ve özgürlük alanından baştan ödün veren kadın tabii ki mutfağa hapsoluyor.Tabii ki bir çocuk bakımından öteye bir görevi olmuyor, evi temiz tutmaktan öteye.O yüzden kadının eğitimini alması, istediği alanda çalışıp çalışmayacağına kendisinin karar vermesi çok önemli.Siz burada engellediğiniz zaman kadını sonraki hikayeyi düzeltmeniz mümkün olmuyor. Ya neresinden tutsanız elinizde kalıyor çünkü gerçek bir köleye dönüşüyor kadın; pasif, iktidar alanı sınırlı yani söz sahibi olduğu alan sınırlı ve tehlikeli, dört duvar arasında hapsolmuş ve işte namusundan ve çocukların bakımından ve evin temizliğinden sorumlu bir çağdaş köle olarak bütün ömrünü geçirmek zorunda kalıyor hem de bu olağan bir şeymiş gibi.

Çiğdem Anad:Tabii sistem bunu bilerek yapıyor. “Sistem kadını durmaya ve korkmaya ikna eder” diyorsun. Neden yapar bunu? Neden sistem durmaya ve korkmaya ikna eder kadını?

Mine Söğüt: Çünkü kadınlar özgür olsa dünya yerinden oynar. Kadının temsil ettiği yani o dinde temsil ettiği hazzı şehveti düşün, yani doğurganlığı düşün, kadın çok tehlikeli. Yani dişi insan soyunda aslında çok güçlü,üretkenliği elinde tutuyor. Gerçekten erkeğin cinselliğini kışkırtacak gücü var. Bütün her şeyi değiştirebilecek, bütün sistemi değiştirebilecek kodları var. Yani doğurmasından, o bir güç, hamile kalma isteğinin ona yaptırabilecekleri ya da o çocuğun babasını seçerken hormonlarının sözünü dinlese, sesini dinlese, yer yerinden oynayacak. Biz doğada herhangi bir canlı olsaydık biliyorsun ki kadın bu canlı türünün dominantı olacaktı. O yüzden maalesef güdülerimizle değil de pek de iyi kalpli olmayan, pek de arkasında durabileceğimiz kadar kaliteli olmayan bilincimizle oluşturduğumuz bir dünyada yaşadığımız için bu kötü bilinç bu sorunlu bilinç kadını baskılamazsa şu anda şikayet ettiğiniz bu sömürüye, bu savaşlara, adaletsizliklere olanak veren,bunların üzerinde dönen bu sistemi ayakta tutamaz. O yüzden kadının din kitaplarında yani daha yakın zaman din kitaplarında, tek tanrılı din kitaplarında özellikle bu kadar tehlikeli bu kadar kontrol edilmesi gereken bir canlı olarak ahlakın merkezine yerleştirilmesi ve erkeğe de onu zaptet diye görev verilmesi boşuna değil. Mevcut sistem aksi takdirde böyle süremez.

Çiğdem Anad: Dolayısıyla kurulan bütün ahlak anlayışı altüst olur. Bir yandan da diyorsun ki; kadınların en büyük zaafı kendilerine yakıştırılan genel ahlakın gerçekten kendilerine yakıştığına kanmalarıdır diye yazmışsın. Genel ahlak anlayışı içinde yaşamak bir yandan da erkeklerin saldırganlığına karşı bir kalkan olabilir mi acaba?

Mine Söğüt: Yok hayır, bir kalkan olmuyor. Çünkü korunamıyoruz. Yani mutlu olamıyor kadın, üretken olamıyor, özgür olamıyor. Biraz önce de söyledim ya dünyanın her yerinde, en gelişmiş ülkesinde bile hikayesi her zaman işte ezilen,mağdur olan taraf olarak yazılıyor her çağda. Yani bunun hiçbir işe yaramadığını anlayabileceğimiz kadar tecrübemiz ve tarih bilgimiz var.

Çiğdem Anad: Buna rağmen kendisine yakıştırılan genel ahlakın gerçekten kendine yakıştığına niye ikna oluyor kadın?

Mine Söğüt: İnsanlık hasta bir ve bu bilgiyi taşıyor. Dediğim gibi din ahlak kurallarını, aslında ahlakı değil ekonomiyi de oluşturan yani sadece gündelik hayatımızı deği bütün sistemin dönüşümünü, bütün sistemin ilerlemesini kontrol altına alıp,güvence altına alan o din en inançsız insanda bile temel ahlakı oluşturacak güçte. Binlerce yıldır böyle. O yüzden işte bugün hala burada laiklik tartışılıyor, bir yerde Vatikan var. Hala Amerika’da oylar dinlere göre, dinin gücüne göre dağılabiliyor. Yani politikada hala bir işe yarıyor inanç pazarlaması. Bütün dünyada bu böyle, bu noktada insanın o kalıpların dışına çıkıp, itiraz etmesi ve bu aslında böyle değil demesi çok zor. Çünkü bütün yapının yıkılacağını biliyor. Yani ailenin kutsallığını sorgulamaya başlaması gerekiyor.Kadının cinselliğini, erkeğin cinselliğini bambaşka bir yerden yeniden sorgulaması gerekiyor. Bunları yaparsa bütün yapı yıkılır. O kadar hasta bir ruh ki insanın, insanlığın ruhu, içinde aslında hiç mutlu olmadığı ve hiç de güvende olmadığı bir yapıyı ona mutluluk verecek ve ona güven sağlayacak tek yapı zannediyor. Bu insanlık eğer bir hasta olarak herhangi bir psikiyatristin karşısına otursaydı, onu tedavi etmek çok kolaydı. Bunun tıpta karşılığı var ama insanlığın karşısına oturacağı bir psikiyatrik yapı yok. Insanlık olarak tedavi edilemiyoruz, birey olarak tedavi etmeye çalışıyoruz birbirimizi. Hiçbir işe yaramıyor. Oysa koca yapı bir insan,çok hasta bir insan gibi düşünülmesi gerekiyor.

Çiğdem Anad: Bir yandan da tabii bu ahlak normlarının dışına çıkmaya kalkan kadının başına da birçok şey geliyor mutlaka. Çünkü her alanda savaş veriyor ve bu kolay olmadığı için belki orada kadınlar genellikle daha güvenli bir alan tercih ediyorlar ve bu ahlak yapısıyla savaşmak yerine verili ahlakı kabul ediyorlar diyebilir miyiz?

Mine Söğüt: Yani öyle zannediyorlar. Çünkü yani, yap denileni yapmadığı zaman insan korkunç bir şey olmuyor aslında. Yani tabii ki işte çok feodal yapıların içinde, doğduğu andan itibaren şakağına dayanmış bir silahla büyüyen, yaşayan kadınlar için söylemiyorum ama başka sınıftan yani daha eğitimli daha özgürlük üzerine düşünebilen ve konuşabilen insanların,kadınların korkularından işe başlamak gerekiyor. Yani bizi örnek verelim; Seni ve beni. Bizim aslında hayati tehlikelerimiz yok. Eğer normlar dışına çıkarsak ya da kendi adıma konuşayım.Benim bir sürü arkadaşımın da bir ailesinden tehdit ya da toplumsal büyük, yani taşlanarak öldürülmezler sokakta ya da işte evden atılmazlar,sevgilileri kocaları babaları tarafından dövülmezler ama onlar da korkuyorlar.Şimdi bir yerden çözülmenin başlaması gerekiyor. O çözülmenin başlamasının gerektiği noktadaki kadınlar hala korkuyorlar. Dipten yukarıya doğru mümkün değil ama küçük bir azınlık da olsa. O öncü kadınların bu korkulara savaş açması ve farklı bir yerden başka bir ahlak önerecek bir dili kendi hayatlarında cesaret edip kullanmaya başlaması biliyoruz ki dünyayı değiştirir. Yani sistem böyle gidiyor.Bugün bence konuşmamız gereken bu insanlar bunu neden yapmıyorlar? Biz neden yapmıyoruz?Hepimizin kendimize sorması gereken; “Ben niye yapmıyorum?” Çünkü, işte 13-14 yaşında evlendirilen, 8 çocuklu bir ailenin hiç okutulmamış kızı için kalıpları kırsın, yasakların dışına çıksın, dinlemesin, farklı bir hayattan korkmasın yalnız olmaktan korkmasın demek çok zor ki, orada bile biz müthiş örneklerle karşılaşıyoruz bazen muhakkak sen de bunca yıl içinde görmüş, duymuş, tanık olmuşsundur.Muhteşem kadınlar var.En korkunç yerlerden bir çoğumuzun yapamayacağı şeyi yapıp, cesareti gösterip, umulmadık ataklarla kendi hayatlarına sahip çıkabiliyorlar.Bunu sorgulamamız gerekiyor. Biz nerede duruyoruz, biz neden korkuyoruz? Hiç korkmamız gerekmediği halde. Ben biraz oraları kurcalamaktan yanayım.

Evet, onun nedenlerinin başında da sen yalnızlık korkusunu koyuyorsun zannediyorum. Yalnız kalma korkusunu.

Yalnız kalma, dışlanma, mesela aslında biliyoruz ki; herkese benzememek daha iyi bir şey. Herkesin birbirine benzemesi iyi bir şey değil.Bunu biz teoride biliyoruz ama pratikte kimseye benzememeyi göze almak bizim için bile çok zor olabiliyor.Bunları kurcalamak gerekiyor. Neden bizim için bile zor? İstediğimiz gibi giyinmek, istediğimiz gibi konuşmak, istediğimiz gibi yaşamak?Hani belki istediğimiz o standartın içinde olmak. O zaman sorun yok,çünkü standardı da sevebiliriz. Ama gerçekten onu mu istiyoruz, gerçekten biz bu muyuz? Bunları sorabileceğimiz bir vakit olmuyor hayatta. Ne işte, ne ailede, işte önce gençliğimiz sorun sonra belki ailemiz ilişkilerimiz sonra çocuklarımız sorun,sonra yaşlılığımız sorun. Bunların hepsi bize yani yani düşün saçtan örnek vereceğim.Yani gençken rasta yapamazsın.Çünkü çok gençsindir, daha okuldasındır, sonra iş hayatında rasta yapamazsın.Çünkü o bir iş hayatıdır, standart olman lazım. Sonra yaşlandığında da artık rasta yapılmaz,çünkü yaşlısın.Buradan baktığında bir saçına standart dışı bir şey yapman için sana tanınan hiç bir alan yok. Hiçbir dönem rasta ya da punk ya da kazıtmak, kimseye benzemediğin bir yola giremezsin. Çünkü her yaşta, her statüde hep önünde bir engel vardır.

Saç sadece bir örnek burda. En basit örnek.

Çiğdem Anad: “Kadınlar hakkında kadınlar adına konuşanlar çok ve hangi başlıkların konuşulacağına da kadınlar adına onlar karar veriyor” diye yazmışsın. 81. sayfa, okuyabilir misin!

Mine Söğüt: Kadın dediğin adı yoktur ama vajinası da yoktur, memeleri de yoktur, saçları da yoktur, dudakları da yoktur, klitorisi de yoktur. Hormonları, istekleri hayalleri hiç yoktur. Hadi önce başını kapatan kadınlar hakkında konuş sonra başını açanlar hakkında konuş sonra yeniden kapatanlar ve sonra açanlar ve kapatanlar ve açanlar hakkında.Kadınlar hakkında konuş mütemadiyen; açık oturumlarda, panellerde, kürsülerde, kıyılarda, köşelerde. Cumhurbaşkanı da konuşsun bu konuda,sokağın köşesinde ki manav da, marksistler de ahkam kessin,liberaller de, hacılar hocalar da. Konuş kadınlar hakkında hiç susmadan konuş; şort giysinler mi, giymesinler mi, sinelerini açsınlar mı, örtsünler mi, çarşafa mı girsinler, türbanla mı yetinsinler, nasıl sevişsinler, kiminle ne zaman sevişsinler, kaç yaşında evlensinler, kaç çocuk yapsınlar, ne kadar edepli ne kadar edepsiz olsunlar, çalışmaları caiz midir, değil midir, bir kadın önce anne midir, eş midir ya da bir nedir?

Çiğdem Anad: Nedir, nedir? Evet kadınlar adına konuşuyorlar, gündemi belirliyorlar. Bir yandan da birçok kadın örgütü var ve kadınların sesi çok daha güçlü çıkmaya başladı. Kendi sözlerinin sahibi olmaya başlamadı mı kadınlar? Türkiye’de?

Mine Söğüt: Evet başladılar. Yani bu aslında birkaç yüzyıllık hikaye bütün dünyada ama benim için kadınların hala haklarını istemesi,hala örgütlenip kendilerini ifade edecek bir alan için savaş veriyor olması çok utanç verici. Çünkü bu iletişim çağında,bu bilinç çağında bunların çok eskide kalmış, geride kalmış şeyler olması gerekiyordu.Hep düşünüyorum yani kadınları erkeklerden, çocukları büyüklerden,işte azınlıkları çoğunluklardan koruyacak kanunlar yapmak zorunda olduğumuz bir dünyada yaşamaktan bence hala utanmamız gerekiyor.Yani evet kadınlar artık örgütlenip seslerini belki daha çok çıkarıyorlar ama şunu söylüyorum bunu yapmadan önce evi temizlemeleri, ütü yapmaları,çocuğu okula göndermeleri,akşam yemeğini hazırlamaları ve vaktinde evlerine dönmeleri gerekiyor. Yani ben örgütleneceğim diye kapıyı çekip, evden çıkamıyorlar. Ya da ben eyleme gidiyorum diye canları istediği zaman evi terk edemiyorlar. Bir rutini hallettikten sonra bu eylemleri yapıyorlarsa aslında hiçbir şey halolmamıştır. Yani bir erkeği düşünelim.Herhangi bir eylemi,eylem için evden çıkacaksa,ses yükselteceği bir konu için işten çıkacaksa hiçbir şey düşünmez. Canı istediğinde ya da sadece çalıştığı yerdeki işi bittiğinde yani mesaisi bittiğinde direkt istediği yere gidebilir. Kadının o eyleme gitmek için arada halletmesi gereken şeyler listesi hala çok uzun.

Çiğdem Anad: Çok uzun, o listeyi bir okur musun? Bu topraklarda kadının yeri neresidir?

Mine Söğüt: Evet, kadın buralarda öyle fazla uzağa gidemez, dilediği gibi hayatı hayal edemez.Yukarı çıkamaz, derine inemez, ipi kısadır, ya mutfakta soğanların ve patateslerin hemen yanındadır ve patlıcan kızartmak da, fasulye ayıklamakta, turşu kurmaktadır ya da tencerelerin tavaların tabakların bardakların yıkanmış yıkanmamış bulaşıkların arasında bir ileri bir geri sallanmaktadır. Zaman zaman pencereden dışarı bakmaktadır ve çatalların bıçakların sivrisi hep kalbine kalbine saplanmaktadır. Olmadı çamaşır makinesinin dibinde, kirli yığınının altında ütü masası kadar dar bir alanda iki büklüm yatmaktadır, karnında bir sancı, kasıklarında bir akrep onu kadınlığından sokmaktadır, evden ancak bakkala manava kadar uzaklaşır bazen berbere gider, bazen adaya,bazen komşuya,bazen sinemaya gider gider ve nihayetinde hep onun için belirlenen o güvensiz yere, kapalı kapıların çekili perdelerin arkasında onu öğretildiği gibi güven içinde yaşamaya döner. Tertemiz evlerde kirli düşlerle kimseyi üzmeden ve namusuna leke değdirmeden kadınlığının tedirginliğinde ve sadece izin verilen ölçülerde var olmaya devam eder. İlk kanamasında bir tokatla kendine getirilir.Son kanamasında sosyal hayattan kimsesizler mezarlığına gömülür.Onaylanmayan aşkları tadamayacağına, gemileri yakamayacağına, farklı davranamayacağına, tabulara kafa tutamayacağına ikna edildiğinden,fikirleri dolaptaki kıyafetlerin ölçülü kısalığına,yakaların temkinli açıklığına kilitlidir. Hedeflerine erkeğin izin verdiği uzaklıkta durur,en çok topuklu ayakkabıları kadar yükselebilir yerden,en çok ailesinin haysiyetine zeval getirmeyecek kadar genişler fikren,sadece kendi içinde derine iner, kutsal aile ile kutsal topluluğun hedefindedir ve yapma denileni yaptığı anda hayatı artık tehlikededir.Bir erkeğin bir kadını öldürmesi aile mahkemeleri kurulup,kadınların intihara sürüklenmesi, evden kaçan kızların illa kötü yola düşmesi, o yüzden bu coğrafyada kimseyi şaşırtmaz. Yoldan çıkan kadının başına her gün bir felaket gelir.Yasaları korkunç bir eril yargıya göre düzenleyen ve kadını bir varoluş hatası olarak gören kültürlerin tehditindeki varlığı lanetlidir.Onu ne doğurganlığı kurtarabilir bu lanetten,ne de kadim kültürlerde taşıdığı değerler.Kadının yeri erkeğe göre belirlenir. Kadını cennet ve cehennem arasındaki bir arafta, bir lekeleyip bir melekleştiren şizofren kültür onu erkeğin altında mı,yanında mı yoksa üstünde mi olduğunu tartışır durur. Bu topraklarda kadının yeri bellidir; O yer daha uzun süre cehennemin dibidir.

Çiğdem Anad: Peki hiç mi değişmiyor kadının yeri? Özellikle biraz güncele girecek olursak; değişen sistem, yapı,hükümet yapısı, sistem özellikle son 20 yılda Türkiye’nin değişen toplumsal yapısına,siyasi yapısına baktığımız zaman burada kadının konumu neydi, ne oldu, aynı mı kaldı? Hiç mi değişmedi? Yoksa nasıl değişti, bunu nasıl söylersin?

Yani belki karamsar görünecek ama, tabii karamsar değil gerçekçi olduğumu her zaman savunurum.Kadının yeri milim oynamıyor bence ama bu bin yıllardır oynamıyor yani hatayı “Lysistrata’yı” düşün, bir de işte Nadine Labaki, çok sevdiğim bir yönetmendir, Lübnanlı, onun filmindeki hikayeyi düşün.” Peki şimdi nereye” filmindeki…

Çiğdem Anad: Ama şimdi sen bunları özetleyeceksin tabii ki. Çünkü bunu izleyen var, izlemeyen var.

Mine Söğüt: Lysistrata’da erkekler savaşmasın diye bir cinsellik grevine giden,gitmek için örgütlenen kadınların hikayesi anlatılır,erkekleri savaştan alıkoymak için sevişmemeye karar verirler ve o güçlerini kullanırlar. Aradan geçen o kadar süre sonra işte Nadine Labaki’nin filminde de, “Şimdi nereye” filminde de yine kadınlar erkekler savaşmasın diye örgütlenirler ve onlara cinsellikle ilgili bir oyun oynayarak,onları savaştan uzak tutmaya çalışırlar. Şimdi bu hikaye anlatılıyorsa bu kadar aralıklı bir süreç içinde aynı hikaye yazılıyorsa kadın erkek ilişkisinde ve şiddet ilişkisinde ve kadının toplumdaki yeri üzerinden kadın aynı yerde duruyorsa, erkeği savaşmaktan alıkoymaya çalışan ve bunun için de hep cinselliğiyle ilgili bir oyun,bir dolap çevirmek zorunda kalan bir kadından bahsediyorsan,kadının toplumdaki yeri hiç değişmemiş demektir. Erkeğin de öyle. Güç dengelerinin ve rollerin dağılımında ufacık bir oynama yok demektir. Türkiye özelinde bakarsak eğer buna, hani son 20 yılın Türkiye’sine bakarsak sana şöyle söyleyeyim; ben 1980’li yılların sonunda üniversite öğrencisiydim ya da yeni bitirmiştim. Türkiye’de bir oyun oynandı. Tiyatro Festivali’nde bir yabancı grup geldi. Grup çırılçıplak bir dans gösterisi yapıyordu ve Devlet Tiyatrosu’nun sahnelerinden birinde o oyun oynandı. Ben o zaman ileride tiyatro ile uğraşmayı düşünen genç yeni mezun olmuş,belki gazeteciliğimin ilk yılları hatırlamıyorum. 20’li yaşlarının başında genç bir kadındım.Oyunu seyrettiğimde, dedim ki kendi içimden; Ben İleride böyle bir oyun yazabilirim, böyle bir oyunda oynayabilirim,böyle yerli oyunlar seyredebileceğim. Ben böyle büyüdüm.Gençliğim,gözümü hayata açışım böyle bir ülkede oldu.Şimdi bugün 21 yaşındaki bir genç kadın,genç bir kız, okul yeni bitirmiş bir genç kızın hayalinde bir gün böyle bir oyun yazabileceği, birgün böyle bir oyunda oynayabileceği ya da böyle oyunlar seyredebileceği bilgisi yok, tam tersine bunların imkansız olduğu bilgisi var. Bütün gençlerin sırf kadınların değil erkeklerin de.Şimdi böyle bir noktada bir kadının, genç bir insanın hayallerini bu kadar kısıtlayan,bu kadar imkansızlıklarla tarif eden bir ülkede kadının yeri ne kadar değişmiş olabilir? Evet değişmiş olur ama daha geriye gitmiş olur.O yüzden her ne kadar politika sahnesinde daha çok görülseler de, muhafazakar kesimde de kadının önemi artık ortaya çıkmış olsa da, bunlar ileriye değil geriye dönük bir takım değişimlerdir benim için. Çünkü benim doğduğum ülkede büyüseydi bugünün gençleri bambaşka bir hayat yaşıyor olacaklardı,yaşıyor olmalıydılar zaten.Yani biz yaşlandığımızda yeni gelen nesil bizim yirmili yaşlarımızdan çok daha geniş ufuklu,daha büyük hayaller kurabildiği, daha özgür yaşayabildiği bir dünyada olmalıydı.O yüzden kadının görünürlüğünün belki artmış olması iletişimle ilgili bir şey ama konumu ile ilgili herhangi iyi bir gelişme olmadığı gibi büyük bir gerileme oldu.

Çiğdem Anad: Özellikle şiddetin de ne kadar yükseldiğini görüyoruz ve bu sadece şiddetin görünür olması değil, şiddetin arttığını dair tespitler de yapılmış durumda. Peki bu şiddetin artışını neye bağlıyorsun, kadına yönelik şiddetin artışını?

Mine Söğüt: Çünkü iktidar dilini şiddetle tarif ediyor. Şimdi kadına yönelik şiddet her zaman var.Yani hiçbir zaman henüz tarih sahnesinden silinmiş değil dünyanın hiçbir yerinde, kadına şiddet var.Çünkü evrensel olarak şiddetin bir karşılığı var.Yani bütün iktidarlar çeşitli şiddet modelleri ile yerlerini sağlamlaştırıyorlar.Bizim gibi daha geri kalmış, daha feodal toplumlarda bunun dozu çok artıyor ama biz şiddete karşı bir dünyada yaşamıyoruz ki tam tersine şiddetin olağanlaştırıldığı bir dünyada yaşıyoruz.Bundan 30 yıl önce dünya silahsızlanmadan bahsederdi.Şimdi silahsızlanma diye bir başlığı yok dünyanın, böyle bir gündemi yok, yani artık mevzubahis değil. Savaşların üzerine, hiç savaşın neden olmaması gerektiği ya da silahlanmanın ne anlama geldiği üzerine tartışmalar yapılmıyor.Türkiye’de değil, dünyada da yapılmıyor. Sadece savaşın bir takım kuralları var.Onlara kimler uyuyor, kimler uymuyor, paylaşımlar nasıl yapılıyor,bir takım askeri dengeler ve askeri hukuk üzerinden birtakım tartışmalar oluyor ama hatırlarsan bizim gençliğimiz silahsızlanmadan bahsedilen bir dünyada belirdik biz ve bugün bundan bahsedilmiyorsa, biz hangi şiddete karşı neden artıyor ya da artıyor mu, artmıyor mu diye bir soru sorabiliriz. Tabii ki artacak. Hatta artmayacak, olağanlaşacak. Çünkü bizim şiddetten artık korkumuz kalmadı yani bizim olağanımız, olmazsa olmazımız şiddet. Çünkü şiddet yoluyla çözülüyor ya da yeniden ortaya çıkarılıyor bütün problemler.

Çiğdem Anad: Alayına İsyan, kitabının başlığıyla bitireceğim. İsyan, alayına isyan ediyorsun gerçekten. Alayına isyan etmen gerektiğini ne zaman anladın ve alayına isyan etmeye ne zaman karar verdin ve isyan etmeye başladın?

Mine Söğüt: Bilmiyorum ama isyandan başka bir şey bilmiyorum. Yani isyan da değil aslında, Sadece yani isyan tabii çok büyük bir hareketmiş gibi görünüyor ama yap denileni yapmadığınız zaman, ya da yap denilen gerçekten yapmak istediğiniz, sizin ahlakınıza, kendi bakış açınıza ha yaa, kendi değerlerinize uyuyor mu, uymuyor mu diye soruşturmaya başladığınız anda zaten bu bir isyana dönüşüyor.Çünkü çoğu şeyin aslında sizin onaylamadığınız değerleri temsil ettiğini görüyorsunuz ama durup sormazsanız, yani yap denileni yapayım mı, yapmayayım mı?Gerçekten bu benim yapabileceğim bir şey mi diye sormadan yaptığınız her şey sizi köleleştirdiği gibi aynı zamanda suçun bir parçası da yapıyor. Ben bunu sanırım çok erken fark ettim. Bunu zaten erken fark ederseniz hayatınızda bir yeri olabiliyor.Geç fark ettiğinizde bir sürü şeyi de geride bırakmış oluyorsunuz, toparlaması zor. O yüzden fikirlerimin ve tercihlerimin önemli olduğunun eğitimi bana çok küçükken evde verildi. Bu benim sorgulamama ve yapıp yapmayacağıma karar verdiğim şeylerin sorumluluğunu da almama sebep oldu. Bu büyük ağır bir ahlak demek bu. Eğer buradan hayata bakmaya başlarsanız işte çok büyük bir başlık olarak değil, küçücük “hayırlarla” tercihlerle her şeyi değiştirebiliyorsunuz. Buna inandırılarak büyüdüm, çok yanlış bir şeye inanıyor olabilirim, sonunu görmeden bu doğru mudur, değil midir bilemeyiz ama aklım böyle çalışıyor.

Çiğdem Anad: Ben katılıyorum. Akıllarımız hep böyle çalışsa ve bunu belki şöyle söyleyebiliriz; her şeyi sormalıyız. Her şeyi sorgulamalıyız. Ondan sonra ne karar vereceksek, verelim. Ama sormadan ve sorgulamadan kabul ettiğimiz zaman, o zaman biz bize dayatılan her ne olursa olsun baştan boyun eğmiş ve başkalarının istediği gibi yaşamış oluyoruz. Dolayısıyla her şey sormakla ve sorgulamakla başlıyor. Alayına isyan da aslında her şeyi sorgulayan bir kitap ve kadınlara dair çok çarpıcı bir bölüm açmışsın, ayırmasın. Mine Söğüt çok teşekkür ederim.

Written by

Check Also
CigdemAnadMineSogut
Röportaj-Video: Mine Söğüt
[embed]https://youtu.be/M5p48RZL32k[/embed]